“Türkiye artık içine kapalı bir sistem oluşturarak dünya siyasi coğrafyasının sıradan bir birimi şeklinde varlığını idame ettirme şansına sahip değildir. Ya bu stratejik yönelişin getireceği çetin güçlükleri göze alarak dinamik bir medeniyet ekseni oluşturma çabasına girişecektir ya da başkaları tarafından oluşturulmuş bir medeniyet ekseninin edilgen-çevre unsuru olarak bütün şahsiyet ve itibarını yitirecektir”1
Ahmet Davutoğlu
GİRİŞ
E.H Carr, “Twenty Years Crisis” adlı kitabında devletlerin kendileri için kabul edilebilir olan düzenlemelerin, kolayca, diğerleri içinde yararlı olduğuna inandıklarını ve kendi ulusal çıkarlarını evrensel çıkar adı altında sunarak gizlediklerini anlatır.2
Füze Kalkanı konusunda da benzer bir durum söz konusu olsa gerek, yalnız küresel çıkar olarak sunulanların kimin ulusal çıkarlarına hizmet ettiği ve kimlerin zararına oldukları konusu biraz sürüncemeli. Bu yazı bölgesel etkenler ve küresel siyaseti de göz önüne alarak Türkiye’ye yerleştirilmesi planlanan füze kalkanının Türkiye’nin dış politikası üzerindeki olası etkilerini ve ABD ile bölge ülkelerinin savunma algılarındaki farklılaşmaları ele alacaktır ve füze kalkanıyla ulaşılmak istenen hedefi bir uluslararası ilişkiler öğrencisinin objektifinden somutlaştırmaya çalışacaktır.
OBAMA DÖNEMİ: DEĞİŞENLER-DEĞİŞMEYENLER
George W. Bush döneminde gündeme gelen anti-balistik füze kalkanı sistemi çalışmaları, barışçıl bir dile ve uluslararası işbirliğine vurgu yapan Barack Obama döneminde çerçevesi daha da genişletilerek sürdürülüyor. Bush döneminde Kuzey Kore ve İran kaynaklı tehdit algılaması sebebiyle biri Polonya ve biri de Çek Cumhuriyeti’ne konuşlandırılması düşünülen sistemler Amerikan Dış Politikası’nın 2000’li yıllar için tehditler stratejisinin temelini oluşturuyordu. Bu çerçevede Kuzey Kore’den gelebilecek tehditlere karşı Alaska ve Kaliforniya’da uzun menzilli füze saldırılarına karşı savunma sistemleri konuşlandırılarak önlem alınmıştı. Benzer bir sistemde, Avrupa’nın olası saldırılara karşı korunması amacıyla bu kıta üzerinde kurulacaktı. Plana göre tüm çalışmalar 2013 yılında tamamlanacak ve 4 milyar dolara mal olacaktı. 2008’de ayrıntıları büyük ölçüde belli olan plana karşı adı geçen ülkelerde belli ölçüde itiraz yükselmişse Çek Cumhuriyeti de Polonya da söz konusu düzenlemeyi içeren anlaşmayı imzaladılar. Gerek Bush yönetiminin küresel imajının oldukça kötü olması ve gerekse böylesi bir planın Rusya’nın tepkisini çekme ihtimalinin yüksek olması nedeniyle çoğu NATO üyesi Avrupa devleti söz konusu projeye karşı çıkmıştı. Bu muhtemel tepki nedeniyle de pratik nedenlerden ötürü Bush yönetimi, projeye NATO’yu dâhil etmeksizin ikili anlaşmalar yolu ile uygulama kararı vermişti.3
İran ve Kuzey Kore’nin stratejik olarak birer tehdit oldukları Obama yönetimi tarafından da Bush yönetiminde olduğu gibi kabul edildi, ancak yöntem ve kapsamla ilgili olarak bazı değişikliklere uğrayarak. İlk olarak, Bush yönetiminin savunma planlarının yetersiz olduğunu düşünen Obama yönetimi, İran kaynaklı tehdide karşı düşünülen projenin kapsamını ciddi şekilde genişletti. Askeri ve politik önlemlerin yanında ekonomik önlemlerde alındı. BM Güvenlik Konseyi’nin aldığı ve Türkiye ile Brezilya’nın aleyhte görüş belirttiği İran’a karşı ekonomik yaptırımlar uygulanması kararıyla İran, ekonomik ve ticari olarak da çembere alınmaya çalışıldı. Haziran 2010’da Kongre’ye hitaben konuşan Savunma Bakanı Robert Gates, İran’ın füze saldırısının birkaç değil belki yüzlerce füze fırlatılması şeklinde gerçekleşeceğini ve bu nedenle de Bush döneminde tasarlanan planın son derece yetersiz olacağını ifade etmişti.
Bu değerlendirmenin ışığında Eylül ayında geniş zamana yayılan ve esnek bir sistem tasarısı gündeme getirildi. Bu düşünceye göre füze önleyici sistemlerle donatılmış gemiler Akdeniz ve Karadeniz’de devriye gezecek ve Güney Avrupa’nın savunulması için düşünülen füze kalkanı ile bütünleşik hareket edecekti. 2015’te Romanya ve 2018’de de Polonya’da konuşlandırılacak savunma sistemiyle de plan büyük ölçüde tamamlanacaktı.4 İkinci olarak Bush yönetiminden farklı olarak Obama yönetimi projeye Nato’yu da dâhil etti. Böylece geniş çaplı bir kabul görecek ve izlenen politikalar daha etki olacaktı.
YA İSRAİL İRAN’I VURURSA NE OLUR?
Görüldüğü üzere Amerikan Dış Politikası tehdit algılamaları, ortaya koyulan projeleri ve yönelimleri hep Kuzey Kore ve özellikle İran’dan gelebilecek bir saldırıya karşı yapılacaklar ve olası saldırıları engellemeye yönelik girişimleri ele alıyorlar. İran önemli bir tehdit ve olası bir nükleer güç olarak sunuluyor, “öcüleştiriliyor” ve saldırması beklenen taraf pozisyonuna
sokuluyor. Füze Kalkanı Projesi siyasallaştırılıyor ve “teknik katakullilerle” sunuluyor. ABD ve Nato yetkililerine göre hedef belli: “İran’ın nükleer programı var, 2 bin km menzilli balistik füzeleri deniyor, Avrupa’yı, İsrail’i tehdit ediyor ve nükleer silah yapmaya çalışıyor”. Ve böyle denilerek varsayımlar üzerinden bir savunma algısı yaratılmaya çalışılıyor.5 Elbette ki İran da sütten çıkmış ak kaşık değil, mevcut İsrail algısı yüzünden füze teknolojisi geliştiriyor ve bunu da savunma mantığıyla sunuyor. Tüm bunları göze aldığımızda sorulması gereken soruyu Radikal Gazetesi’nin eski Dış Haberler Müdürü Ceyda Karan soruyor: Peki ya İsrail İran’ı vurursa ne olur?
“…füze teknolojisine dair bildiklerimiz daha ziyade İsrail/ABD istihbaratına dayalı. Wikipedia’da ‘doğrulamaya muhtaç’ ikazıyla sunulan teknik verilere göre, İran’ın Şahab, Fecr, Aşure, Hadr, Siccil gibi füze tipleri var. Bir kısmı kısa (300-700 km), bir kısmı orta menzilli (1300-2 bin km). Yani Avrupa’yı değil lakin İsrail’i vuracak kapasitede! Tabi taa 1997’de ilk başbakanlığında Netanyahu’nun İran’ın tam 10 bin km. menzilli Şahab6 ürettiği (!) propagandasına inanacak olsak, işimiz bitmiş!… ‘Yaratılan algılarla’ şekillenen reel politikte şu sorulara yer yok: ‘Madem İran’ın balistik füze denemeleri başarısız, nasıl Avrupa’yı vuracak?’, ‘2 bin km ile ancak Türkiye, bilemediniz Romanya ve Bulgaristan vurulur. Peki, Fransızlarla Almanlar niye kalkana hevesli?’, ‘İran Türkiye’yi niye vursun?’ ‘Beyhude’ sorular! Zaten Soğuk Savaş’ta savunma gücü olarak kurulmuş NATO’nun artık ne kadar ‘savunma gücü’ olduğu, ‘kimi kime karşı savunduğunu’ da soran yok.
Kalkan ne Türkiye, ne Avrupa ne de ABD’yle alakalı, mesele İsrail’in ‘savunulması’. Tersinden bakarsak, İsrail’in ‘Size kalkan gerdik’ denilerek ‘dizginlenmesiyle’ de. ‘İsrail başka türlü korunamaz mı’ derseniz, mesele bir taşla birkaç kuş vurmaya gelir: Yani Ortadoğu’daki kimi rejimleri ‘yıpratmaya’, ‘bağımsız karakter sergilemeye kalkışan’ kimilerini de ‘yola getirmeye.’”6
İsrail’in İran’a karşı yapacağı olası bir saldırı İran’a kendini savunma hakkını verecektir ve bu senaryo olması en az istenen senaryodur. Hem Obama Yönetimi için hem de Türkiye Dış Politikası için. Obama yönetimi, son yerel seçimlerde de görüldüğü üzere Cumhuriyetçilere karşı güç kaybetmektedir ve Cumhuriyetçilerin özellikle de “şahinler” olarak anılan kanadı İran’a karşı bir savaşı desteklemektedirler. Cumhuriyetçilerin güç kazandığı bir dönemde Obama Yönetimi’nin yapabileceği şey savunma konusunda İsrail’in elini rahatlatmak ve İran’a karşı yürüteceği bir savaşı engelleyebilmektir. Füze kalkanı sistemi de güvenlik konusunda İsrail’e alternatifler sunabilecektir. Türkiye açısından konuyu ele aldığımızda durumun “yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal” şeklinde olduğunu söyleyebiliriz:
FÜZE KALKANI: SIFIR SORUN POLİTİKASINDAN DÖNÜŞ MÜ?
Ahmet Davutoğlu’nun dış işleri bakanı olmasıyla beraber gündeme gelen “komşularla sıfır sorun” politikasının Türkiye’nin dış politika ekseninde bir kaymaya sebep olup olmadığı günlerce tartışıldı ve tartışmalar hala sürüyor. Tüm bu karmaşa içerisinde muhakkak olan bir şey var ki o da dış ilişkilerimizin genişlediği ve büyük ölçüde bölgeselleştiğidir. Bunda uluslararası konjonktürün değişen koşulları da büyük ölçüde etkili oldu. Davutoğlu’nun “istikrarsızlık ve güvensizliklerle dolu kendi bölgesinde, mümkün olan yerlerde barış havzaları yaratma” şeklinde kavramsallaştırdığı sıfır sorun politikasını Ermenistan’la akdedilen protokoller, Suriye ve Irak’la ve Libya ile vizelerin kaldırılması ve bu ülkelerle oluşturan ortak Bakanlar Konseyleri gibi gelişmelerle görüyoruz. Yönünü biraz daha kendi bölgesine dönmüş bir Türkiye, öyle olmasa bile, Batı ekseninden kopmak ve Doğululaşmakla itham ediliyor. Tabi burada önemli olan nokta Türkiye üzerinde bir tehdit algısının varlığını vurgulamak.
19-20 Kasım günlerinde Lizbon’da yapılan Nato zirvesinde Batı, Türkiye’nin bağlılığını sorguladı bir bakıma. NATO’nun gelecek 10 yıl için stratejik belgesi kabul edildi ve füze savunma sistemi konusunda ise uzlaşma sağlandı. Nato Genel Sekreteri Rasmussen’in deyimiyle zirvede tarihi bir an yaşandı. “Birimize yapılmış bir saldırı hepimize yapılmış sayılır” felsefesi bir kez daha vurgulandı.
Peki, Türkiye Nato zirvesinden istediğini aldı mı?
Öncelikle belirtmek gerekirse Türkiye’nin F-16 uçakları dışında bir savunma sistemi bulunmuyor ve bunun uzun vadede bölgede İran ve İsrail gibi füze sistemleri bulunan veya üreten ülkeler varken, iyi ilişkilere sahip olsak da olmasak da, Türkiye için bir güvenlik problemine dönüşmeyeceğinin garantisi yok. Başka bir ifadeyle, Türkiye; komşuları ile sorunlarını çözmeye çalışan, bölgede barış ve istikrara katkı sağlayan bir ülke olarak ortaya çıkıyor olsa da, gerçek olan önemli bir nokta var ki o da şudur; bölgedeki kitle imha silahları ile donatılmış balistik füzeler Türkiye’yi tehdit etmektedir. Bunlar hangi ülkede olursa olsun tehdit olarak algılanmaktadır. Rusya, İran veya İsrail’de de olabilir. Bu ülkelerde bulunan füzeler Türkiye’ye tehdit olarak yansıyacaktır. Dolayısıyla bunların üretilmesi konusu ana tehdit unsurunu oluşturmaktadır. Balistik füzeleri üreten ülkeler karşı tarafın savunma yapma hakkını eleştiremezler. Saldırı sistemi üretilirken savunma sistemlerinin oluşturulmasına karşı çıkma hakları yoktur. Bu dile getirildiği zaman söylenebilecek söz saldırı amaçlı sistemlerin üretilmemesi üzerine olacaktır. Yani siz bunları kaldırın, bulundurmayın, biz de füze savunma sistemini oluşturmayalım denilebilecektir. Komşu ülkelere yerleştirilen bir nükleer silahın ilerleyen dönemde bir güç unsuru olarak kullanılmayacağının garantisi yoktur. Ayrıca bu füzelerin ateşlenerek kullanılması da şart değildir. Silahlı güç beraberinde hem siyasi güç hem de sosyo-kültürel güç getirir. Örneğin İran’a bakarsak geliştirdiği sistemlerle Ortadoğu’da söz sahibi olmaya çalıştığını görürüz.
Modern güvenlik stratejileri, ülkeleri değil eylemleri tehdit olarak algılar.7 Ülkeleri tehdit olarak algıladığımız zaman o ülke ile ilişkilerin geliştirilmesi durumu tamamen ortadan kalkar. Eylemlere yönelik savunma sistemlerinin geliştirilmesi ile hem caydırıcılık artar hem de karşı tarafın kozları elinden alınmış olur.
Türkiye’nin şu anda sıkıştığı noktalardan birisi bölgede uygulanmaya çalışılan komşularla sıfır sorun tezinin Batı ile ilişkilere nasıl eklemleneceği konusudur. Bölge ülkeleri ile ilişkiler geliştirilirken Batı’nın İran’a karşı uyguladığı politikalarda, Türkiye sanki Batı ile beraber hareket etmiyormuş gibi bir algı söz konusudur. NATO Zirvesi bir anlamda Türkiye’nin Batı’ya olan sadakatini sınamıştır.
Zirveye katılmadan önce Türkiye’nin hassasiyetleri açıkça söylenmişti:
-Balistik füze tehdidinin tarifi yapılırken, tehdit kaynağı olarak ülke ismi verilmemesi,
-Füze kalkanı sahasının Türkiye toprakları ve hava sahasının tamamı üzerinde etkili olması
Bunlardan ilkinin Fransa’nın karşı tutumuna rağmen üye ülkelerce kabul edildiğini görürüz. Türkiye böylece komşularını bir tehdit olarak görmediğini açıkça belirtmiş oldu. Diğer şarta bakıldığı zaman füze kalkanının havasıyla ve karasıyla tüm Türkiye sahası üzerinde etkisi olmasının yanında bir başka önemli faktörde kalkanın komutasının doğrudan Ankara’nın elinde olup olmayacağıdır.
SONUÇ
Her ne kadar NATO Zirvesi’nde gelecek 10-15 yılın politikaları şekillenmiş olsa da, asıl önemli husus uluslararası koşulların getirecekleri ve Türkiye’den götürebilecekleri olmalıdır. Türkiye füze savunma sistemine onay vererek ve birkaç tane isteğine olumlu cevap alarak bir kazanç mı sağlamıştır veyahut kendini içerisinde İran’ın bulunduğu olası bir savaşta hedef ülke konumuna mı sokmuştur? Bu soruların cevapları İsrail’in İran politikalarında ve Amerikan Yönetimi’nin İsrail’i yatıştırmak amacıyla izlediği politikalarda yatmaktadır.
Türkiye ile Batı-NATO arasında sözde bir müttefiklik ve dostluk ilişkisi vardır. Ancak bu
İlişki genellikle Batı çıkarlarının gözetildiği, Türkiye’nin ise PKK’ya karşı sözde destek (Körfez Savaşı esnasında sözde müttefiklerimiz Patriot’ların Türkiye’ye gelmemesi için elinden geleni yapmışlardır ve bu devletlerin pek çoğu halen bölücü terör örgütünün açık veya örtülü destekçisidir8), Ermeni soykırımı yasasının bazı ülkelerde bu sene de çıkmaması, Amerikan Başkanı’nın açıkça soykırım dememesi fakat kelimenin Ermenicesini kullanarak iki tarafı da hoşnut bırakması gibi sanal dostluklar ile yürüye gelmiştir9. Batılı ülkeler, Türkiye ile olan ilişkilerinde “Janus Siyaseti”10 izlemektedirler. Örneğin Türkiye’ye F-16 satan ABD, uçağın elektronik harp ve gece görüş sistemlerini vermez. Yıllardır Türkiye ABD’den hava savunma sistemi almaya çalışmaktadır. Ancak bugün ABD projesi olduğunda Türkiye’nin hava savunma ihtiyacı hatırlanmıştır.
Sonuç olarak belirtmek gerekirse; Türkiye’nin “çabaları” sonucu, İran NATO belgelerinde bir tehdit olarak ilan edilmemiş olsa da, füze kalkanı sisteminin ülkemizde konuşlandırılması İran tarafından dostça bir hareket olarak da değerlendirilmeyecektir. Bunun aksine, İran, bu projeyi kendisine karşı yürütülmesi düşünülen veya planlanan bir saldırıya karşı, karşı atak olarak cevap verme imkânlarının elinden alınmasını kapsayan bir askeri operasyon hazırlığı olarak algılayacaktır. Yani Tahran projeyi, İran’a karşı ABD-İsrail planlı ve Türkiye ortaklı bir saldırı planı olarak düşünecektir. Burada dikkatlerinizi çekmek istediğim nokta NATO’nun “savunma” adı altında yaptığının aynı zamanda bir “saldırı” planının parçası olduğudur.
Tüm bunlara rağmen Türkiye, “İran ile hiçbir sorunumuz yok” diyebilir mi? Tüm bunlara rağmen Sıfır Sorun Politikası’ndan bahsetmek hem komşu ülke İran’ın gözünde hem de uluslararası toplum nezdinde ciddi bir davranış olur mu? BM Güvenlik Konseyi’nde İran’a yaptırım uygulanması kararına “hayır” oyu vermişken, Türkiye’nin füze kalkanı projesinde merkezi bir rol üstlenmesi bir çelişkiye sebep olmaz mı?
Füze kalkanı projesi, bir yandan da İsrail’i İran’ın saldırılarından koruyacak bir “İsrail’i savunma projesi” halini alacaktır. Tüm bunlar ortadayken “Davos Fatihi” bir Türkiye, Müslüman ülkelere karşı tutum ve eylemlerini şiddetle eleştirdiği İsrail’in savunmasına katkıda bulunan bir konuma gelmiş olmayacak mıdır?
NAİL ELHAN
REFERANSLAR
1. Ahmet Davutoğlu, Stratejik Derinlik, Küre Yayınları, İstanbul, 38.Baskı, sf.93
2.Uluslararası İlişkiler ve Siyaset Teorisi Üzerine Bir Derleme, Der. : Howard Williams, Moorhead Wright, Tony Evans, Siyasal Kitabevi, Ankara, 1996, sf.259
3. Cenap Çakmak, Türk Dış Politikasının Füze Kalkanı İmtihanı, www.bilgesam.org.tr
Erişim Tarihi: 17.10.10
4. a.g.m
5. Ceyda Karan, Peki Ya İsrail İran’ı Vurursa Ne Olur, Radikal Gazetesi, 21.10.2010
6. a.g.m
7. http://www.bilgesam.org/tr/images/stories/bilgesoylesi/fuzesavunmaturkiye.pdf
8. Doç. Dr. Sait Yılmaz, Füze Kalkanı Projesi ve Türkiye, kaynak: http://yeni.beykent.edu.tr/WebProjects/Uploads/F%DCZE%20KALKANI%20PROJES%DD%20VE%20T%DCRK%DDYE.pdf
Erişim Tarihi: 15.10.10
9. Güncel haberler için aşağıdaki sitelere bakılmıştır:
10. Janus: Bir yüzü o yana, bir yüzü bu yana bakan ikiyüzlü Roma tanrısıdır. Bu tanrının resmine Roma paralarında rastlanır. Burada Janus Siyaseti olarak kastedilen ikiyüzlü Amerikan ve Batı politikalarıdır.