Dünya’nın özellikle Ortadoğu ve Orta Asya üzerinden şekillenmeye başladığı, ulus olamamış veya uluslaşamamış ülkeler üzerinde savaşlar ve işgallerle hegemonya kurulmaya çalışıldığı (ya da başlandığı) bir ortamda; azınlık, çoğunluk ve vatandaşlık gibi kavramların yeniden tanımlanmasının ve tartışılmasının gerektiği; ulus devletlerin kuruluş aşamalarında bütünleştirici kavramlar yerine kimlik siyasetlerinin öne çıktığı, ulus-devlet yapılanmasının sorgulandığı ve tek tip bir vatandaşlığın zorlanmaya başlandığı bir dönem yaşamaktayız. Ortadoğu coğrafyasında hızla artan dinsel ve mezhepsel ayrışmaları da buna eklediğimizde, ortaya çıkan vaziyet, ulus olma bilincinin ve sürecinin farklılaştığını ve ülkeler arasında benzerlik göstermediğini ortaya koymaktadır. Bu yazı, uluslararası çatışmaların sahnesi haline gelmiş Ortadoğu’da “nazik dengeler üzerine inşa edilmiş bir istikrarsızlık cumhuriyetinin”, Lübnan’ın, uluslaşma sürecini ve bu süreç içerisinde dini ve mezhepsel grupların oynadıkları rolü ele alacaktır.
GİRİŞ
Ernest Gellner, ulus kavramı üzerine iki ayrı tanım gösterir. Bunlardan kültürelci yaklaşıma göre iki insanın aynı ulustan sayılabilmeleri için aynı kültürü paylaşmaları gereklidir. Burada kültür bir düşünceler, işaretler ve çağrışımlar, davranış ve iletişim biçimleri sistemi anlamına gelmektedir.1 İradeci yaklaşım ise iki insanın ancak ve ancak birbirlerini aynı ulusun üyesi olarak kabul ediyorlarsa aynı ulustan sayılabileceklerini vurgular. Bir başka deyişle, ulusları, insanlar yaratır ve uluslar, insanların kendi inanç, sadakat ve dayanışmalarının bir ürünü olarak ortaya çıkar. Belli bir dili konuşan belli bir ülkenin sakinleri ancak aynı gruba mensup olmalarından dolayı birbirlerine karşı bazı ortak hak ve görevleri olduğunu kabul ettikleri takdirde bir ulusu oluşturabilirler. Gellner, biri kültürel diğeri de iradeci bu iki tanımla ulus kavramını açıklamaya çalışırken ikisinin de aslında tek başlarına yeterli olmadıklarını ifade eder ve ulusların ancak “ulusçuluk çağı” bağlamında açıklanabileceğini söyler. Gellner’e göre ulusçuluk çağı, bir ulusun uyanışı veya kendini siyasal anlamda kabul ettirmesinden ibaret değildir. Daha çok, genel toplumsal koşullar, sadece seçkin azınlıklara değil, bütün halka mal olan standartlaşmış, türdeş, merkezi olarak desteklenen yüksek kültürlerin oluşmasına elverdiğinde, iyi tanımlanmış bir eğitim sisteminin denetlediği ve bütünleşmiş kültürler, insanların gönüllü olarak ve çoğu kez şevkle özdeşleştirdikleri hemen hemen tek birimi oluştururlar. Ancak ve ancak bu koşullar altında uluslar aynı anda hem irade hem de kültürle ilişkili biçimde ve gerçekten bu ikisinin siyasal birimlerle birleşmesi olarak tanımlanabilir.2
SANCILI YILLAR
Çoğu ülke gibi “Ortadoğu’nun Paris’i” Lübnan da ulus inşa etme sürecinin önemli bir problemini yaşamıştır/yaşamaktadır. Ulus-devlet ile nüfusun dinsel kimlik veya cemaatlere dayalı kimlikleri arasındaki ilişki nasıl tanımlanacak ve bu tanımın ulus-devletle fiili ya da olası bir vatandaşlık ilişkisi içinde olan insanlar tarafından kabul edilebilirliği nasıl sağlanacaktır?
Etnik temelden çok, dini paylaşımlar üzerine kurulu olan Lübnan siyasi sistemi, demokratik, parlamenter bir rejimin bütün kurumlarına sahip olmasına karşın, siyasal temsilin bir mezhepler hiyerarşisi üzerinden işlemesi bakımından dünyanın diğer demokrasilerinden ayrılmaktadır. “Dini paylaşım sistemi” (confessionalism), dini, ideolojik, dilsel, bölgesel, kültürel, ırksal ya da etnik nitelikte olabilecek farklılaşmaların damgasını vurduğu devlet ve toplumları ifade eden “ortaklaşa siyasal sistemler” (consociationalism) teriminin kapsadığı bir alt kategoridir. Dini paylaşım, Lübnan tarihinin derinlerine uzanmaktadır ve günümüzde bu sistem, Lübnan’daki güç mekanizmalarının belirlenmesinde önemli rol oynamaktadır. Bu iktidar paylaşımının öznesi konumundakiler siyasi partiler değil, dini ve mezhepsel gruplardır. Lübnan’da sistem demokratik ve parlamenter olarak tanımlanıyor olsa da siyasal veya bürokratik bir mezhepsel/dini hiyerarşinin ve güç paylaşımının olduğu gerçeği yadsınamaz. Örnek vermek gerekirse; Lübnanlı vatandaşların özel hayatları, ülkedeki çok sayıda farklı mezhebin etkisi altındadır ve bu yüzden Lübnanlılar, genellikle mezhep içi evlilik yapmak zorunda kalmaktadırlar.
1943 yılında Fransız mandasından bağımsızlığını kazanmasından günümüze gelinceye kadar, Lübnan siyasal sistemi, ikili bir yapıya sahip olmuştur. Bir tarafta bütün yurttaşları yasalar önünde eşit sayan, Fransız Anayasası’ndan örnek alınarak yapılan Lübnan Anayasası varken, diğer tarafta o dönemin en büyük iki dini cemaati olan Sünni Müslümanlar ve Hıristiyan Marunîler arasında 1943’te yapılan ve dini grupların devlet içinde dengeli bir biçimde temsil edilmesini sağlayan Ulusal Pakt Anlaşması bulunmaktadır. Güçlü ama tam anlamıyla baskın bir cemaat olmayan Marunîlerin diğer mezhep ve dini grupların katılımı ve desteği olmaksızın yeni cumhuriyet içerisindeki iktidarı ellerinde tutamayacaklarını hesapladıkları ve bu yüzden Müslümanlar ile anlaşmaya vardıkları bu pakta göre, hem Lübnan’ın bağımsızlığı hem de çoğulculuğu korunacaktır.
Ulusal Pakt açıkça Hıristiyanların Batı korumacılığından vazgeçmesi ve Müslümanların da Suriye veya bir diğer Arap ülkesi ile birleşme amacından vazgeçmesi üzerine oluşmuştur.3 Bu paktla beraber Lübnan, “yüzü Arap, dili Arapça” ama “karakteri özel” bir ülke olarak tanımlanmıştır.4 İktidar ve başlıca siyasi-idari yetkiler en büyük altı cemaat; Marunîler, Ortodokslar, Katolikler, Sünniler, Şiiler ve Dürzîler arasında paylaşılmıştır. 1932 yılından bu yana nüfus sayımı yapılmayan ülkede, 1932’deki nüfus sayımından elde edilen bilgi ve verilerin sonuçları dikkate alınarak, milletvekillikleri, altı Hıristiyan vekile karşılık beş Müslüman ve Dürzî vekil (toplamda) şeklinde dağıtılmıştı. Lübnan halkına danışılmayan ve geleneksel liderlerin, aşiret liderlerinin, toprak sahiplerinin ve dini otorite sahiplerinin denetimi altına verilmiş olan sistem, halktan çok seçkinlerin vardığı bir uzlaşma niteliği taşıyordu. Ulusal Pakt’ı izleyen yıllarda bu dini paylaşımcı sistemin, Hollanda ve Avusturya gibi benzer bir ortaklaşa siyasal sistemi benimsemiş devletlerde olduğu gibi demokratik bir ortamı ve uzlaşmacı bir ortak kültürü doğuracak ve uzlaşmış bir ulusu tetikleyeceği düşünülüyordu. Fakat gelen yıllar ve gelişen olaylar demokratik bir kültürü ve sorunlarını çözmüş bir ulusu yaratacağına, iç ve dış etkenlerin birleşiminden kaynaklanan 15 yıllık bir iç savaşı (1975-90) Lübnan’a taşıdı ve ağır sosyo-ekonomik eşitsizliklere, sosyal kargaşaya ve ülkeyi dış etkilere açık bir hale getiren paylaşımcı sistemin sorgulanmasına neden oldu.
1989 yılına gelindiğinde iç savaşı bitirmeye yönelik ilk adım, Taif Anlaşması’yla atıldı. Suriye ile ortak çıkarların bulunduğunun ve komşuluk tarihine sahip olunduğunun belirtildiği bu anlaşma, Marunîlerin mevcut olan anayasal üstünlüğünü sonlandırmış ve yerine üç başkanlı bir yönetim getirmiştir. Birbirlerinin iktidarlarını yok etme yetkisine sahip olmayan Marunî Cumhurbaşkanı, Sünni Başbakan ve Şii Meclis Başkanı ayrımı ve Hıristiyan ve Müslümanların mecliste eşit oranda temsil edilmesi kararıyla yönetim paylaşımı oluşturulmuştur. Taif Anlaşması (ilginçtir Taif’in Arapçası da mezhep demektir), yönetimden mezhepçiliği ve dini paylaşımı arındırmak yönünde önemli adımlar atar. Örneğin; en üst mevkiler hariç, memurların işe alınması konusunda mezheple ilgili kriterleri kaldırır ve kimlik kartlarında mezhebin de belirtilmesi uygulamasına son verir.5 Fakat 1926 Lübnan Anayasası’ndan ve 1943 Ulusal Paktı’ndan Taif ile bir kopuş yaşandığını söylemek zordur. Küçük değişiklikler dışında Taif, eski paylaşımcı modeli korumaktadır. İlginç bir şekilde Taif Anlaşması’nın giriş bölümünde mezhepçiliğin kaldırılmasından ulusal bir amaç olarak bahsedilir:
“Siyasi mezhepçi bir sistemin tasfiyesi, adım adım izlenecek bir planla ulaşılması gereken ulusal bir amaçtır. Müslüman ve Hıristiyan oranının yarı yarıya olması temelinde seçilen meclisin, bu amaca ulaşmak için yeterli adımları atması ve Cumhurbaşkanı başkanlığında Meclis Başkanı’nı, Bakanlar Kurulu Başkanı’nı, siyasetçileri, entelektüelleri, toplumun önde gelen üyelerini bir araya getiren ulusal bir komite kurması gerekir. Komitenin görevi mezhepçi sistemi lağvetmeye yönelik yöntemleri incelemek ve önermektir.”
Daha da ilginç olan mesele ise Taif’in mezhepçiliğin ve dini paylaşım düzeninin kaldırılması hedefine ulaşma görevini yine aynı mezhepçi ve paylaşımcı düzene vermesidir. Bu şekilde mezhepçi düzenden kendi kendini lağvetmesi istenmektedir!
Lübnan paylaşımcı sistemle devam edecek midir yoksa bir çıkış noktası bulunacak mıdır? Ülke içerisinde, haklı bir biçimde, paylaşımcı sistemin kayırmacılık ve yolsuzluk gibi sonuçlar doğurduğundan şikâyet edilmektedir. Örneğin; Şii Meclis Başkanı ve Emel Hareketi’nin lideri Nebih Berri, 1995’te paylaşımcı sistemin Lübnan’da uygulandığı ve diğer cemaatlerin de bu sisteme uyduğu sürece kendisinin de ulaşabildiği mevkilere Şiileri atayacağını söylemiştir. Siyaseti iyileştirmek ve paylaşımcı düzeni eksikliklerinden arındırabilmek için Müslüman ve Hıristiyanların bir arada yaşama konusundaki ortak mirasları hatırlanmalı ve her dini grubun sahip olduğu cemaat kültürünün ve kendine has yönlerinin ortak bir “Lübnan kültürünü” oluşturduğu kabul edilmelidir. Bireyin bir dini gruba veya mezhebe bağlı olmasının yanında bir yurttaş olarak hakları ve devlete bağlılığı da dikkate alınmalıdır. Böylece hedeflenen ulusal birlik gerçekleşebilir ve dini/mezhepsel tüm gruplar “Lübnanlaştırılarak” çoğul bir yapıya sahip ve uluslaşmış bir toplum yaratılabilir. Fakat bu konuda engel olarak Müslüman-Hıristiyan dengesi karşımıza çıkmaktadır ve sistemin sekülerleşmesi önem kazanmaktadır. Marunîler paylaşımcılığın lağvedilirken aynı zamanda sekülerleşmenin de gerçekleştirilmesi gerektiğini düşünmektedirler. Çünkü sekülerleşme olmaksızın gerçekleşen bir yeniliğin nüfus bakımından çoğunlukta olan Müslümanların siyasi amaçlarının önünü açacağını düşünmektedirler. Bu yüzden hem sistemin lağvı hem de sekülerleşme birbirlerine engel olarak gösterilmekte ve süreç ilerlememektedir.
SONUÇ
Sonuç olarak belirtmek gerekirse Lübnan’daki mezhepsel ve dini paylaşımcı sistem ülkeyi hem dış etkilere açık hale getirmekte hem de içeride sorunlara yol açmaktadır. Hıristiyanlar Batılı ülkeler tarafından yönlendirilirken Müslümanlar da her zaman “büyük ağabey” rolündeki Suriye’nin Hıristiyanlara karşı kullanacağı bir koz haline gelmektedir. Aynı zamanda mezhepçilik sistemi bir yandan vatandaş ve ulus kavramların önemini yitirmesine yol açarken diğer yandan da mezhep içi rekabeti ve gerginlikleri de derinleştirmiştir. İktidardan pay kapma yarışı, aynı mezhebe mensup olan grupları bile birbirine düşürmektedir.
Ülke içinde sağlanacak bir uzlaşma, bir arada yaşama duygularının yeşermesi ve tüm dini grupların diğerlerini başka bir dinden ya da mezhepten olarak değil kendileriyle eşit bir Lübnanlı olarak görmesiyle sağlamlaşacaktır. Bu durum sadece Lübnan için değil uluslaşma sancısı çeken tüm ülkeler için geçerlidir.
Nail ELHAN
REFERANSLAR
1. Ernest Gellner, Uluslar ve Ulusçuluk, Hil Yayınları, İstanbul, 2008, sf: 78
2. a.g.e sf:137-138
3.Veysel Ayhan, Özlem Tür, Lübnan, Dora yayınları, Bursa, 2009, sf: 54
4. Haldun Gülalp, Vatandaşlık ve Etnik Çatışma, Metis Yayınları, İstanbul, 2007, sf: 134
5.a.g.e sf: 137
Ayrıca uzman görüşleri ile ilgili olarak aşağıdakilere bakılmıştır:

















