RSS

BİRLİK İÇİNDE TEKLİK: LÜBNAN’IN ULUSLAŞMA SÜRECİ

Dünya’nın özellikle Ortadoğu ve Orta Asya üzerinden şekillenmeye başladığı, ulus olamamış veya uluslaşamamış ülkeler üzerinde savaşlar ve işgallerle hegemonya kurulmaya çalışıldığı (ya da başlandığı) bir ortamda; azınlık, çoğunluk ve vatandaşlık gibi kavramların yeniden tanımlanmasının ve tartışılmasının gerektiği; ulus devletlerin kuruluş aşamalarında bütünleştirici kavramlar yerine kimlik siyasetlerinin öne çıktığı, ulus-devlet yapılanmasının sorgulandığı ve tek tip bir vatandaşlığın zorlanmaya başlandığı bir dönem yaşamaktayız. Ortadoğu coğrafyasında hızla artan dinsel ve mezhepsel ayrışmaları da buna eklediğimizde, ortaya çıkan vaziyet, ulus olma bilincinin ve sürecinin farklılaştığını ve ülkeler arasında benzerlik göstermediğini ortaya koymaktadır. Bu yazı, uluslararası çatışmaların sahnesi haline gelmiş Ortadoğu’da “nazik dengeler üzerine inşa edilmiş bir istikrarsızlık cumhuriyetinin”, Lübnan’ın, uluslaşma sürecini ve bu süreç içerisinde dini ve mezhepsel grupların oynadıkları rolü ele alacaktır.

GİRİŞ

Ernest Gellner, ulus kavramı üzerine iki ayrı tanım gösterir. Bunlardan kültürelci yaklaşıma göre iki insanın aynı ulustan sayılabilmeleri için aynı kültürü paylaşmaları gereklidir. Burada kültür bir düşünceler, işaretler ve çağrışımlar, davranış ve iletişim biçimleri sistemi anlamına gelmektedir.1 İradeci yaklaşım ise iki insanın ancak ve ancak birbirlerini aynı ulusun üyesi olarak kabul ediyorlarsa aynı ulustan sayılabileceklerini vurgular. Bir başka deyişle, ulusları, insanlar yaratır ve uluslar, insanların kendi inanç, sadakat ve dayanışmalarının bir ürünü olarak ortaya çıkar. Belli bir dili konuşan belli bir ülkenin sakinleri ancak aynı gruba mensup olmalarından dolayı birbirlerine karşı bazı ortak hak ve görevleri olduğunu kabul ettikleri takdirde bir ulusu oluşturabilirler. Gellner, biri kültürel diğeri de iradeci bu iki tanımla ulus kavramını açıklamaya çalışırken ikisinin de aslında tek başlarına yeterli olmadıklarını ifade eder ve ulusların ancak “ulusçuluk çağı” bağlamında açıklanabileceğini söyler. Gellner’e göre ulusçuluk çağı, bir ulusun uyanışı veya kendini siyasal anlamda kabul ettirmesinden ibaret değildir. Daha çok, genel toplumsal koşullar, sadece seçkin azınlıklara değil, bütün halka mal olan standartlaşmış, türdeş, merkezi olarak desteklenen yüksek kültürlerin oluşmasına elverdiğinde, iyi tanımlanmış bir eğitim sisteminin denetlediği ve bütünleşmiş kültürler, insanların gönüllü olarak ve çoğu kez şevkle özdeşleştirdikleri hemen hemen tek birimi oluştururlar. Ancak ve ancak bu koşullar altında uluslar aynı anda hem irade hem de kültürle ilişkili biçimde ve gerçekten bu ikisinin siyasal birimlerle birleşmesi olarak tanımlanabilir.2

SANCILI YILLAR

Çoğu ülke gibi “Ortadoğu’nun Paris’i” Lübnan da ulus inşa etme sürecinin önemli bir problemini yaşamıştır/yaşamaktadır. Ulus-devlet ile nüfusun dinsel kimlik veya cemaatlere dayalı kimlikleri arasındaki ilişki nasıl tanımlanacak ve bu tanımın ulus-devletle fiili ya da olası bir vatandaşlık ilişkisi içinde olan insanlar tarafından kabul edilebilirliği nasıl sağlanacaktır?

Etnik temelden çok, dini paylaşımlar üzerine kurulu olan Lübnan siyasi sistemi, demokratik, parlamenter bir rejimin bütün kurumlarına sahip olmasına karşın, siyasal temsilin bir mezhepler hiyerarşisi üzerinden işlemesi bakımından dünyanın diğer demokrasilerinden ayrılmaktadır. “Dini paylaşım sistemi” (confessionalism), dini, ideolojik, dilsel, bölgesel, kültürel, ırksal ya da etnik nitelikte olabilecek farklılaşmaların damgasını vurduğu devlet ve toplumları ifade eden “ortaklaşa siyasal sistemler” (consociationalism) teriminin kapsadığı bir alt kategoridir. Dini paylaşım, Lübnan tarihinin derinlerine uzanmaktadır ve günümüzde bu sistem, Lübnan’daki güç mekanizmalarının belirlenmesinde önemli rol oynamaktadır. Bu iktidar paylaşımının öznesi konumundakiler siyasi partiler değil, dini ve mezhepsel gruplardır. Lübnan’da sistem demokratik ve parlamenter olarak tanımlanıyor olsa da siyasal veya bürokratik bir mezhepsel/dini hiyerarşinin ve güç paylaşımının olduğu gerçeği yadsınamaz. Örnek vermek gerekirse; Lübnanlı vatandaşların özel hayatları, ülkedeki çok sayıda farklı mezhebin etkisi altındadır ve bu yüzden Lübnanlılar, genellikle mezhep içi evlilik yapmak zorunda kalmaktadırlar.

1943 yılında Fransız mandasından bağımsızlığını kazanmasından günümüze gelinceye kadar, Lübnan siyasal sistemi, ikili bir yapıya sahip olmuştur. Bir tarafta bütün yurttaşları yasalar önünde eşit sayan, Fransız Anayasası’ndan örnek alınarak yapılan Lübnan Anayasası varken, diğer tarafta o dönemin en büyük iki dini cemaati olan Sünni Müslümanlar ve Hıristiyan Marunîler arasında 1943’te yapılan ve dini grupların devlet içinde dengeli bir biçimde temsil edilmesini sağlayan Ulusal Pakt Anlaşması bulunmaktadır. Güçlü ama tam anlamıyla baskın bir cemaat olmayan Marunîlerin diğer mezhep ve dini grupların katılımı ve desteği olmaksızın yeni cumhuriyet içerisindeki iktidarı ellerinde tutamayacaklarını hesapladıkları ve bu yüzden Müslümanlar ile anlaşmaya vardıkları bu pakta göre, hem Lübnan’ın bağımsızlığı hem de çoğulculuğu korunacaktır.

Ulusal Pakt açıkça Hıristiyanların Batı korumacılığından vazgeçmesi ve Müslümanların da Suriye veya bir diğer Arap ülkesi ile birleşme amacından vazgeçmesi üzerine oluşmuştur.3 Bu paktla beraber Lübnan, “yüzü Arap, dili Arapça” ama “karakteri özel” bir ülke olarak tanımlanmıştır.4 İktidar ve başlıca siyasi-idari yetkiler en büyük altı cemaat; Marunîler, Ortodokslar, Katolikler, Sünniler, Şiiler ve Dürzîler arasında paylaşılmıştır. 1932 yılından bu yana nüfus sayımı yapılmayan ülkede, 1932’deki nüfus sayımından elde edilen bilgi ve verilerin sonuçları dikkate alınarak, milletvekillikleri, altı Hıristiyan vekile karşılık beş Müslüman ve Dürzî vekil (toplamda) şeklinde dağıtılmıştı. Lübnan halkına danışılmayan ve geleneksel liderlerin, aşiret liderlerinin, toprak sahiplerinin ve dini otorite sahiplerinin denetimi altına verilmiş olan sistem, halktan çok seçkinlerin vardığı bir uzlaşma niteliği taşıyordu. Ulusal Pakt’ı izleyen yıllarda bu dini paylaşımcı sistemin, Hollanda ve Avusturya gibi benzer bir ortaklaşa siyasal sistemi benimsemiş devletlerde olduğu gibi demokratik bir ortamı ve uzlaşmacı bir ortak kültürü doğuracak ve uzlaşmış bir ulusu tetikleyeceği düşünülüyordu. Fakat gelen yıllar ve gelişen olaylar demokratik bir kültürü ve sorunlarını çözmüş bir ulusu yaratacağına, iç ve dış etkenlerin birleşiminden kaynaklanan 15 yıllık bir iç savaşı (1975-90) Lübnan’a taşıdı ve ağır sosyo-ekonomik eşitsizliklere, sosyal kargaşaya ve ülkeyi dış etkilere açık bir hale getiren paylaşımcı sistemin sorgulanmasına neden oldu.

1989 yılına gelindiğinde iç savaşı bitirmeye yönelik ilk adım, Taif Anlaşması’yla atıldı. Suriye ile ortak çıkarların bulunduğunun ve komşuluk tarihine sahip olunduğunun belirtildiği bu anlaşma, Marunîlerin mevcut olan anayasal üstünlüğünü sonlandırmış ve yerine üç başkanlı bir yönetim getirmiştir. Birbirlerinin iktidarlarını yok etme yetkisine sahip olmayan Marunî Cumhurbaşkanı, Sünni Başbakan ve Şii Meclis Başkanı ayrımı ve Hıristiyan ve Müslümanların mecliste eşit oranda temsil edilmesi kararıyla yönetim paylaşımı oluşturulmuştur. Taif Anlaşması (ilginçtir Taif’in Arapçası da mezhep demektir), yönetimden mezhepçiliği ve dini paylaşımı arındırmak yönünde önemli adımlar atar. Örneğin; en üst mevkiler hariç, memurların işe alınması konusunda mezheple ilgili kriterleri kaldırır ve kimlik kartlarında mezhebin de belirtilmesi uygulamasına son verir.5 Fakat 1926 Lübnan Anayasası’ndan ve 1943 Ulusal Paktı’ndan Taif ile bir kopuş yaşandığını söylemek zordur. Küçük değişiklikler dışında Taif, eski paylaşımcı modeli korumaktadır. İlginç bir şekilde Taif Anlaşması’nın giriş bölümünde mezhepçiliğin kaldırılmasından ulusal bir amaç olarak bahsedilir:

Siyasi mezhepçi bir sistemin tasfiyesi, adım adım izlenecek bir planla ulaşılması gereken ulusal bir amaçtır. Müslüman ve Hıristiyan oranının yarı yarıya olması temelinde seçilen meclisin, bu amaca ulaşmak için yeterli adımları atması ve Cumhurbaşkanı başkanlığında Meclis Başkanı’nı, Bakanlar Kurulu Başkanı’nı, siyasetçileri, entelektüelleri, toplumun önde gelen üyelerini bir araya getiren ulusal bir komite kurması gerekir. Komitenin görevi mezhepçi sistemi lağvetmeye yönelik yöntemleri incelemek ve önermektir.”

Daha da ilginç olan mesele ise Taif’in mezhepçiliğin ve dini paylaşım düzeninin kaldırılması hedefine ulaşma görevini yine aynı mezhepçi ve paylaşımcı düzene vermesidir. Bu şekilde mezhepçi düzenden kendi kendini lağvetmesi istenmektedir!

Lübnan paylaşımcı sistemle devam edecek midir yoksa bir çıkış noktası bulunacak mıdır? Ülke içerisinde, haklı bir biçimde,  paylaşımcı sistemin kayırmacılık ve yolsuzluk gibi sonuçlar doğurduğundan şikâyet edilmektedir. Örneğin; Şii Meclis Başkanı ve Emel Hareketi’nin lideri Nebih Berri, 1995’te paylaşımcı sistemin Lübnan’da uygulandığı ve diğer cemaatlerin de bu sisteme uyduğu sürece kendisinin de ulaşabildiği mevkilere Şiileri atayacağını söylemiştir. Siyaseti iyileştirmek ve paylaşımcı düzeni eksikliklerinden arındırabilmek için Müslüman ve Hıristiyanların bir arada yaşama konusundaki ortak mirasları hatırlanmalı ve her dini grubun sahip olduğu cemaat kültürünün ve kendine has yönlerinin ortak bir “Lübnan kültürünü” oluşturduğu kabul edilmelidir. Bireyin bir dini gruba veya mezhebe bağlı olmasının yanında bir yurttaş olarak hakları ve devlete bağlılığı da dikkate alınmalıdır. Böylece hedeflenen ulusal birlik gerçekleşebilir ve dini/mezhepsel tüm gruplar “Lübnanlaştırılarak” çoğul bir yapıya sahip ve uluslaşmış bir toplum yaratılabilir. Fakat bu konuda engel olarak Müslüman-Hıristiyan dengesi karşımıza çıkmaktadır ve sistemin sekülerleşmesi önem kazanmaktadır. Marunîler paylaşımcılığın lağvedilirken aynı zamanda sekülerleşmenin de gerçekleştirilmesi gerektiğini düşünmektedirler. Çünkü sekülerleşme olmaksızın gerçekleşen bir yeniliğin nüfus bakımından çoğunlukta olan Müslümanların siyasi amaçlarının önünü açacağını düşünmektedirler. Bu yüzden hem sistemin lağvı hem de sekülerleşme birbirlerine engel olarak gösterilmekte ve süreç ilerlememektedir.

SONUÇ

Sonuç olarak belirtmek gerekirse Lübnan’daki mezhepsel ve dini paylaşımcı sistem ülkeyi hem dış etkilere açık hale getirmekte hem de içeride sorunlara yol açmaktadır. Hıristiyanlar Batılı ülkeler tarafından yönlendirilirken Müslümanlar da her zaman “büyük ağabey” rolündeki Suriye’nin Hıristiyanlara karşı kullanacağı bir koz haline gelmektedir. Aynı zamanda mezhepçilik sistemi bir yandan vatandaş ve ulus kavramların önemini yitirmesine yol açarken diğer yandan da mezhep içi rekabeti ve gerginlikleri de derinleştirmiştir. İktidardan pay kapma yarışı, aynı mezhebe mensup olan grupları bile birbirine düşürmektedir.

Ülke içinde sağlanacak bir uzlaşma, bir arada yaşama duygularının yeşermesi ve tüm dini grupların diğerlerini başka bir dinden ya da mezhepten olarak değil kendileriyle eşit bir Lübnanlı olarak görmesiyle sağlamlaşacaktır. Bu durum sadece Lübnan için değil uluslaşma sancısı çeken tüm ülkeler için geçerlidir.

Nail ELHAN

 

REFERANSLAR

1. Ernest Gellner, Uluslar ve Ulusçuluk, Hil Yayınları, İstanbul, 2008, sf: 78

2. a.g.e sf:137-138

3.Veysel Ayhan, Özlem Tür, Lübnan, Dora yayınları, Bursa, 2009, sf: 54

4. Haldun Gülalp, Vatandaşlık ve Etnik Çatışma, Metis Yayınları, İstanbul, 2007, sf: 134

5.a.g.e sf: 137

Ayrıca uzman görüşleri ile ilgili olarak aşağıdakilere bakılmıştır:

http://www.merip.org

 
Leave a comment

Posted by 07 Nisan 2011 in uluslararası

 

ALEVİLER: NE (KADAR) EŞİT? NE (KADAR) YURTTAŞ?

Giremediğin gönül senin değildir, gönül yalnız gönül vermekle alınır. Gönül istiyorsan, önce kendi Gönlünü vereceksin.

Hz. Ali

Başrollerini Şener Şen ve Meltem Cumbul’un oynadığı ve Yavuz Turgul’un yönettiği “Gönül Yarası” (2005) filminin unutulmaz bir sahnesi vardı. Dünya (Meltem Cumbul) “Dar Hejiroke” adlı Kürtçe parçayı duyduğunda duygulanır ve ağlar. Bunu gören Nazım (Şener Şen) “Kürtçe biliyor musun?” diye sorar ve “hayır” karşılığını alır. Nazım “o halde neden ağlıyorsun?” diye üsteler ve Dünya “bu şarkıya ağlamak için Kürtçe bilmek mi gerekir?” der.

Alevilerin, Kürtlerin veya herhangi bir dışlanmış kesimin sorunlarına ilişkin konularda da haktan, doğrudan ve insan haklarından bahsedebilmek için Kürt ya da Alevi olmaya, herhangi bir azınlığa mensup olmaya gerek yok.  İnsan olmak, daha doğrusu insan olduğunun farkında olmak yeterli!

Bu yazıda bastırılmış kimliklerin “eşit yurttaşlık” taleplerini Alevilik özelinde ele almaya ve Alevilerin isteklerini, toplumun önyargılarını da ele alarak açıklamaya çalışacağım.

Aykan Erdemir Aleviliği ele aldığı bir yazısında gündelik siyasetin tüm toz ve dumanı içinde cin fikirlilerin asıl merak ettiğinin siyasi etiğin pusulası değil, Alevi seçmenin elindeki oy pusulası olduğunu söyler. Erdemir, galoşla cem evi ziyaret edenlerin, “Dersim isyanında analar ağlamadı mı?” diyenlerin, yola getirilecek bir Alevi iradesi, cepte bilinecek bir Alevi oyu, zapt edilecek bir Alevi süreği var zannedenlerin Alevi yolunu ve bin bir süreğini anlamaktan ne kadar da uzak olduklarını vurgular.1

Bugün Türkiye halkı din ve vicdan özgürlüğü, eşitlik, ifade özgürlüğü, siyasi katılım gibi ciddi meselelerde bir yüzleşme yaşamaktadır. Alevilerin temel hak ve özgürlükleri Sünni Müslüman çoğunluğun onayına ve insafına bırakılmakta, insan ve vatandaş olmanın gereği olan haklar adeta bir “lütufmuşçasına”  Sünni olmayan ve ikinci sınıf vatandaş yerine konulan Alevilere sunulmaktadır. ODTÜ Sosyoloji Bölümü’nün yapmış olduğu “Türkiye’de Alevi Olmak” adlı araştırmanın sonuçlarına göre kamusal ve özel hayatın her alanında, okulda, sokakta ve hizmet erişiminde; Aleviler farklı bir muamele görmekte, ayrıma uğramakta ve dışlanmaktadırlar.

Türkiye’de Aleviler gibi Kürtler, Müslüman olmayanlar, kadınlar ve farklı cinsel yönelim taşıyanlar da dâhil olmak üzere büyük bir kesim sürekli bir ayrımcılığa maruz kalmaktalar ve bu bir demokrasi sorunu olmak yerine, devlete bağlılığa indirgenen ve merkez özne olarak Baskın Oran’ın deyimiyle LA-HA-SÜ-MÜ-T  (LAik, HAnefi, SÜnni, MÜslüman, Türk)2 özellikler taşıyan merkez konumdaki bireylerden oluşan toplum karşısında dayatılan bir ayrımcı uygulama olarak devam ettiriliyor. Bu özelliklere sahip olmayan ve “öteki” olarak kabul edilenlere karşı yapılan her türlü siyasal yaşamdaki ve sosyal hayattaki ayrımcılıklar kültürel ve tarihsel önyargı ve bölünme korkusu gibi gerekçelerle hem toplum nezdinde hem de idari kadrolar tarafından meşru ve doğru yolmuş gibi görülüyor, gösteriliyor.

ALEVİLİK SORUNU MU, ALEVİLERİN SORUNU MU?

Yukarda bahsedilenlerin de yardımıyla bu soruya şöyle cevap verebiliriz: Sorun aslında bir hazımsızlık sorunu. Alevilerin denilen sorun, toplumun Alevilerle olan sorunu, sorun bir hoşgörü sorunu.

Türkiye de Alevilikle ve Alevilerle alakalı bir sorunlar yumağının olduğu artık yadsınamaz bir gerçek. Bu ülke Maraş’ta, Çorum’da ve Sivas’ta katliamları yaşamış bir ülke. Sorun yoktur denildiğinde sorunun ortadan kalkacağına inananlar varsa da bugün bu algı zayıflamış gözükmektedir ancak yeni bir kavrayışa ve bir çözüm aşamasına ihtiyaç olduğu da aşikârdır.

Alevilerin sorunu nedir, ne istemektedirler? Alevilerin sorunları çok ama içinden çıkılmaz sorunlar değil. Yeter ki siyasi ve ideolojik çıkarlardan uzak, özgürlük temelinde ve samimi bir üslupla yaklaşılabilsin.

Ocak ayında Ankara’da toplanan Büyük Alevi Kurultayı’ndan yansıyanlara göre Aleviler belli başlı olarak; zorunlu din derslerinin ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kaldırılmasını, Madımak’ın müze yapılmasını ve Cem evlerinin ibadethane olarak kabul edilmesini istemektedirler. Bu taleplerden hareketle toplumda haksız bir önyargı oluşturulmakta ve Aleviler; din düşmanı ve dinsiz olarak lanse edilmektedirler. Lakin bunun gerçekle hiçbir alakası yoktur. Aleviler dine karşı değillerdir. Aksine, karşı oldukları şey adı Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi olan bu dersin ahlaki bilgilendirmeden çok uzakta olması ve Sünni İslam’ın bir propaganda aracı haline gelmesidir. Küçük yaşlardaki çocuklara zorla dua ezberletilmesi ve not zoru ile namaz kıldırılması bu inancı kuvvetlendirmektedir. İstenen şey din derslerinin tek yönlü bir propaganda aracı olmaktan çıkarılması ve her dine/mezhebe eşit mesafede yaklaşılmasıdır. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kaldırılması noktasında yine benzer sorunlar bulunmaktadır. Laiklik ve Diyanet çelişkisi bir yana, Alevilerin de vergileriyle işleyen bir kurumun Alevi taleplerine sırt çevirmesi de tartışılması gereken bir durumdur. 1993 yılında Sivas’ta yapılan katliamla bağlantılı olan Madımak Oteli’nin müze yapılması talebi tamamıyla din dışı olan insani bir konudur. Madımak’ta yakılarak katledilen insanların anısına onları hatırlatacak olan bu talep bir vicdani taleptir. Bu talebin reddedilmesi de vicdani sorgulama gerektiren bir durumdur. Son olarak Cem evlerinin ibadethane olarak kabul edilmesini istemeleri, Alevileri doğrudan muhafazakârlarla karşı karşıya getirmektedir. Türbanın serbestîsi konusunda özgürlükleri hatırlatan bu kitle konu cem evi olduğunda bunu özgürlük olarak kabul etmemekte ve “Müslüman’ın ibadet yeri camidir!” diyerek Aleviliği İslam dışına itmekte ve konuyu farklı konumlara taşımaktadırlar. Hâlbuki bu hakkın gereğidir. Aleviler cem evleri ibadethanemizdir diyorlarsa bu böyledir. Bunun aksini iddia etmek, hayır senin ibadet yerin cem evi değil, camidir demek Alevilere Alevilik öğretmektir.

SONA GELİRKEN…

Alevilerin Osmanlıca güdülebilecek bir taife olduğunu sananlar Alevilerin ve Aleviliklerin hiç farkına varamadılar, varamayacaklardır. Bu insanlar; kırdan kente ve Avrupa metropollerine uzanan bir hurucun, sınıflı bir toplumda tabakalaşmanın, parsel parsel eylenmiş bir dünyaya doğmanın ve gelenekleri sağdan soldan yeniden inşanın Alevilere yaşattığı sosyolojik dönüşümü görmekten ne kadarda acizdirler. Alevilikleri görmekten uzak olanlar çözüme de bir o kadar uzaklar.3

Yazıya son verirken bir Bektaşi hikâyesinin çözümü daha iyi özetleyeceğini düşünüyorum:

Günün birinde yolu bir dergâha düşen kendi halindeki adam, dergâhta, bir Mevlevî ile bir Bektaşî’nin oturmuş sohbet ettiklerini görünce dayanamaz ve yanlarına yaklaşır. Kendini tanıtır ve dergâhı merak ettiğini, nasıl zikir edildiğini izlemek için geldiğini söyler. Mevlevî ve Bektaşî erenleri başlarlar adama çeşitli nasihatlerde bulunmaya, her biri kendi yolunu mümkün olan en tatlı dille anlatmaya çalışırlar. Zavallı adam bir yandan onları dinlerken, bir yandan da gözleri onların giydikleri giysilere takılır. Mevlevî’nin giydiği kıyafette kollar o kadar geniş ve uzundur ki hem içine üç kişinin birden kolu sığabilir, hem de uzun olduğu için yalnızca kolları değil, elleri de örtmekte, kapatmaktadır. Bektaşî’nin giydiği kıyafette ise tam tersi bir durum vardır. Elbisenin kolu daracıktır, neredeyse tene yapışmıştır; üstelik kısa olduğu için, eller ta bileklere kadar açıktır. Bu duruma hayret eden adam, sebebini öğrenmek ister. Büyük bir merakla, önce Mevlevî’ye sorar: “Pirim, kıyafetinizin kolları neden o kadar geniş ve uzun? Bunun özel bir sebebi var mı?” Mevlevî hiç beklemediği bu soru karşısında oldukça şaşırır. İki kolunu da biraz yukarıya kaldırır, sonra ellerini birleştirerek kollarını daire şekline getirir ve şöyle der: “Evet, özel bir sebebi vardır. Çünkü biz insanların günahlarını, ayıplarını, kusurlarını örteriz. Başkaları görmesin diye üzerini kapatırız.” Yanıttan oldukça hoşnut olan adam aynı merakla bu kez Bektaşî’ye döner: “Peki siz, pirim? Sizin kıyafetinizin kolları neden bu kadar dar ve kısa? Siz insanların günahlarını ve ayıplarını örtmez misiniz?” Bektaşî kendi kollarına bakar, birkaç saniyelik bir dalgınlıktan sonra gülümser ve adama bakarak şöyle der: “Biz mi? Bizim geniş kıyafetlere ihtiyacımız yoktur. Çünkü biz insanların günahlarını ve kusurlarını görmeyiz.”

Biz Alevilik İslam içi mi dışı mı yoksa dinsizlik mi bunu tartışmamalıyız. Biz görmemeyi tartışmalıyız!

Nail ELHAN

REFERANSLAR

1. Muharrem Arefesi Dostları, Aykan Erdemir http://www.stargazete.com/acikgorus/muharrem-arefesi-dostlari-haber-227235.html Erişim tarihi: 12.02.10

2. LA-HA-SÜ-MÜ-T A-YA-LON, Baskın Oran, Radikal İki, 24 Ocak 2010

3. Muharrem Arefesi Dostları, Aykan Erdemir http://www.stargazete.com/acikgorus/muharrem-arefesi-dostlari-haber-227235.html Erişim tarihi: 12.02.10

 

 
Leave a comment

Posted by 05 Nisan 2011 in politika, türkiye

 

2010 in review

The stats helper monkeys at WordPress.com mulled over how this blog did in 2010, and here’s a high level summary of its overall blog health:

Healthy blog!

The Blog-Health-o-Meter™ reads This blog is doing awesome!.

Crunchy numbers

Featured image

A Boeing 747-400 passenger jet can hold 416 passengers. This blog was viewed about 2,200 times in 2010. That’s about 5 full 747s.

 

In 2010, there were 12 new posts, not bad for the first year! There were 54 pictures uploaded, taking up a total of 2mb. That’s about 1 pictures per week.

The busiest day of the year was April 22nd with 94 views. The most popular post that day was BİZLER VE ONLAR HAKKINDA.

Where did they come from?

The top referring sites in 2010 were facebook.com, avant-gardes.com, cisblog.com, mail.live.com, and google.com.tr.

Some visitors came searching, mostly for nükleer silah, nail elhan, yunanistan bayrağı, yunan bayrağı, and iran nükleer.

Attractions in 2010

These are the posts and pages that got the most views in 2010.

1

BİZLER VE ONLAR HAKKINDA April 2010
2 comments

2

NÜKLEERDE ABD-İRAN GERGİNLİĞİ February 2010

3

AB-RUSYA ENERJİ İLİŞKİLERİNDE TÜRKİYE FAKTÖRÜ February 2010

4

BİR PAKİSTAN TRAJEDİSİ February 2010
1 comment

5

MEHMET HEP AYNI… June 2010

 
Leave a comment

Posted by 02 Ocak 2011 in Uncategorized

 

DIŞ POLİTİKADA SAMİMİYET SINAVI: NATO ZİRVESİ VE FÜZE SAVUNMA SİSTEMLERİ

“Türkiye artık içine kapalı bir sistem oluşturarak dünya siyasi coğrafyasının sıradan bir birimi şeklinde varlığını idame ettirme şansına sahip değildir. Ya bu stratejik yönelişin getireceği çetin güçlükleri göze alarak dinamik bir medeniyet ekseni oluşturma çabasına girişecektir ya da başkaları tarafından oluşturulmuş bir medeniyet ekseninin edilgen-çevre unsuru olarak bütün şahsiyet ve itibarını yitirecektir”1

Ahmet Davutoğlu

GİRİŞ

E.H Carr, “Twenty Years Crisis” adlı kitabında devletlerin kendileri için kabul edilebilir olan düzenlemelerin, kolayca, diğerleri içinde yararlı olduğuna inandıklarını ve kendi ulusal çıkarlarını evrensel çıkar adı altında sunarak gizlediklerini anlatır.2 Füze Kalkanı konusunda da benzer bir durum söz konusu olsa gerek, yalnız küresel çıkar olarak sunulanların kimin ulusal çıkarlarına hizmet ettiği ve kimlerin zararına oldukları konusu biraz sürüncemeli. Bu yazı bölgesel etkenler ve küresel siyaseti de göz önüne alarak Türkiye’ye yerleştirilmesi planlanan füze kalkanının Türkiye’nin dış politikası üzerindeki olası etkilerini ve ABD ile bölge ülkelerinin savunma algılarındaki farklılaşmaları ele alacaktır ve füze kalkanıyla ulaşılmak istenen hedefi bir uluslararası ilişkiler öğrencisinin objektifinden somutlaştırmaya çalışacaktır.

OBAMA DÖNEMİ: DEĞİŞENLER-DEĞİŞMEYENLER

George W. Bush döneminde gündeme gelen anti-balistik füze kalkanı sistemi çalışmaları, barışçıl bir dile ve uluslararası işbirliğine vurgu yapan Barack Obama döneminde çerçevesi daha da genişletilerek sürdürülüyor. Bush döneminde Kuzey Kore ve İran kaynaklı tehdit algılaması sebebiyle biri Polonya ve biri de Çek Cumhuriyeti’ne konuşlandırılması düşünülen sistemler Amerikan Dış Politikası’nın 2000’li yıllar için tehditler stratejisinin temelini oluşturuyordu. Bu çerçevede Kuzey Kore’den gelebilecek tehditlere karşı Alaska ve Kaliforniya’da uzun menzilli füze saldırılarına karşı savunma sistemleri konuşlandırılarak önlem alınmıştı. Benzer bir sistemde, Avrupa’nın olası saldırılara karşı korunması amacıyla bu kıta üzerinde kurulacaktı. Plana göre tüm çalışmalar 2013 yılında tamamlanacak ve 4 milyar dolara mal olacaktı. 2008’de ayrıntıları büyük ölçüde belli olan plana karşı adı geçen ülkelerde belli ölçüde itiraz yükselmişse Çek Cumhuriyeti de Polonya da söz konusu düzenlemeyi içeren anlaşmayı imzaladılar. Gerek Bush yönetiminin küresel imajının oldukça kötü olması ve gerekse böylesi bir planın Rusya’nın tepkisini çekme ihtimalinin yüksek olması nedeniyle çoğu NATO üyesi Avrupa devleti söz konusu projeye karşı çıkmıştı. Bu muhtemel tepki nedeniyle de pratik nedenlerden ötürü Bush yönetimi, projeye NATO’yu dâhil etmeksizin ikili anlaşmalar yolu ile uygulama kararı vermişti.3

İran ve Kuzey Kore’nin stratejik olarak birer tehdit oldukları Obama yönetimi tarafından da Bush yönetiminde olduğu gibi kabul edildi, ancak yöntem ve kapsamla ilgili olarak bazı değişikliklere uğrayarak. İlk olarak, Bush yönetiminin savunma planlarının yetersiz olduğunu düşünen Obama yönetimi, İran kaynaklı tehdide karşı düşünülen projenin kapsamını ciddi şekilde genişletti. Askeri ve politik önlemlerin yanında ekonomik önlemlerde alındı. BM Güvenlik Konseyi’nin aldığı ve Türkiye ile Brezilya’nın aleyhte görüş belirttiği İran’a karşı ekonomik yaptırımlar uygulanması kararıyla İran, ekonomik ve ticari olarak da çembere alınmaya çalışıldı. Haziran 2010’da Kongre’ye hitaben konuşan Savunma Bakanı Robert Gates, İran’ın füze saldırısının birkaç değil belki yüzlerce füze fırlatılması şeklinde gerçekleşeceğini ve bu nedenle de Bush döneminde tasarlanan planın son derece yetersiz olacağını ifade etmişti.

Bu değerlendirmenin ışığında Eylül ayında geniş zamana yayılan ve esnek bir sistem tasarısı gündeme getirildi. Bu düşünceye göre füze önleyici sistemlerle donatılmış gemiler Akdeniz ve Karadeniz’de devriye gezecek ve Güney Avrupa’nın savunulması için düşünülen füze kalkanı ile bütünleşik hareket edecekti. 2015’te Romanya ve 2018’de de Polonya’da konuşlandırılacak savunma sistemiyle de plan büyük ölçüde tamamlanacaktı.4 İkinci olarak Bush yönetiminden farklı olarak Obama yönetimi projeye Nato’yu da dâhil etti. Böylece geniş çaplı bir kabul görecek ve izlenen politikalar daha etki olacaktı.

YA İSRAİL İRAN’I VURURSA NE OLUR?

Görüldüğü üzere Amerikan Dış Politikası tehdit algılamaları, ortaya koyulan projeleri ve yönelimleri hep Kuzey Kore ve özellikle İran’dan gelebilecek bir saldırıya karşı yapılacaklar ve olası saldırıları engellemeye yönelik girişimleri ele alıyorlar. İran önemli bir tehdit ve olası bir nükleer güç olarak sunuluyor, “öcüleştiriliyor” ve saldırması beklenen taraf pozisyonuna

sokuluyor. Füze Kalkanı Projesi siyasallaştırılıyor ve “teknik katakullilerle” sunuluyor. ABD ve Nato yetkililerine göre hedef belli: “İran’ın nükleer programı var, 2 bin km menzilli balistik füzeleri deniyor, Avrupa’yı, İsrail’i tehdit ediyor ve nükleer silah yapmaya çalışıyor”. Ve böyle denilerek varsayımlar üzerinden bir savunma algısı yaratılmaya çalışılıyor.5 Elbette ki İran da sütten çıkmış ak kaşık değil, mevcut İsrail algısı yüzünden füze teknolojisi geliştiriyor ve bunu da savunma mantığıyla sunuyor. Tüm bunları göze aldığımızda sorulması gereken soruyu Radikal Gazetesi’nin eski Dış Haberler Müdürü Ceyda Karan soruyor: Peki ya İsrail İran’ı vurursa ne olur?

“…füze teknolojisine dair bildiklerimiz daha ziyade İsrail/ABD istihbaratına dayalı. Wikipedia’da ‘doğrulamaya muhtaç’ ikazıyla sunulan teknik verilere göre, İran’ın Şahab, Fecr, Aşure, Hadr, Siccil gibi füze tipleri var. Bir kısmı kısa (300-700 km), bir kısmı orta menzilli (1300-2 bin km). Yani Avrupa’yı değil lakin İsrail’i vuracak kapasitede! Tabi taa 1997’de ilk başbakanlığında Netanyahu’nun İran’ın tam 10 bin km. menzilli Şahab6 ürettiği (!) propagandasına inanacak olsak, işimiz bitmiş!… ‘Yaratılan algılarla’ şekillenen reel politikte şu sorulara yer yok: ‘Madem İran’ın balistik füze denemeleri başarısız, nasıl Avrupa’yı vuracak?’, ‘2 bin km ile ancak Türkiye, bilemediniz Romanya ve Bulgaristan vurulur. Peki, Fransızlarla Almanlar niye kalkana hevesli?’, ‘İran Türkiye’yi niye vursun?’ ‘Beyhude’ sorular! Zaten Soğuk Savaş’ta savunma gücü olarak kurulmuş NATO’nun artık ne kadar ‘savunma gücü’ olduğu, ‘kimi kime karşı savunduğunu’ da soran yok.
Kalkan ne Türkiye, ne Avrupa ne de ABD’yle alakalı, mesele İsrail’in ‘savunulması’. Tersinden bakarsak, İsrail’in ‘Size kalkan gerdik’ denilerek ‘dizginlenmesiyle’ de. ‘İsrail başka türlü korunamaz mı’ derseniz, mesele bir taşla birkaç kuş vurmaya gelir: Yani Ortadoğu’daki kimi rejimleri ‘yıpratmaya’, ‘bağımsız karakter sergilemeye kalkışan’ kimilerini de ‘yola getirmeye.’”
6

İsrail’in İran’a karşı yapacağı olası bir saldırı İran’a kendini savunma hakkını verecektir ve bu senaryo olması en az istenen senaryodur. Hem Obama Yönetimi için hem de Türkiye Dış Politikası için. Obama yönetimi, son yerel seçimlerde de görüldüğü üzere Cumhuriyetçilere karşı güç kaybetmektedir ve Cumhuriyetçilerin özellikle de “şahinler” olarak anılan kanadı İran’a karşı bir savaşı desteklemektedirler. Cumhuriyetçilerin güç kazandığı bir dönemde Obama Yönetimi’nin yapabileceği şey savunma konusunda İsrail’in elini rahatlatmak ve İran’a karşı yürüteceği bir savaşı engelleyebilmektir. Füze kalkanı sistemi de güvenlik konusunda İsrail’e alternatifler sunabilecektir. Türkiye açısından konuyu ele aldığımızda durumun “yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal” şeklinde olduğunu söyleyebiliriz:

FÜZE KALKANI: SIFIR SORUN POLİTİKASINDAN DÖNÜŞ MÜ?

Ahmet Davutoğlu’nun dış işleri bakanı olmasıyla beraber gündeme gelen “komşularla sıfır sorun” politikasının Türkiye’nin dış politika ekseninde bir kaymaya sebep olup olmadığı günlerce tartışıldı ve tartışmalar hala sürüyor. Tüm bu karmaşa içerisinde muhakkak olan bir şey var ki o da dış ilişkilerimizin genişlediği ve büyük ölçüde bölgeselleştiğidir. Bunda uluslararası konjonktürün değişen koşulları da büyük ölçüde etkili oldu.  Davutoğlu’nun “istikrarsızlık ve güvensizliklerle dolu kendi bölgesinde, mümkün olan yerlerde barış havzaları yaratma” şeklinde kavramsallaştırdığı sıfır sorun politikasını Ermenistan’la akdedilen protokoller, Suriye ve Irak’la ve Libya ile vizelerin kaldırılması ve bu ülkelerle oluşturan ortak Bakanlar Konseyleri gibi gelişmelerle görüyoruz. Yönünü biraz daha kendi bölgesine dönmüş bir Türkiye, öyle olmasa bile, Batı ekseninden kopmak ve Doğululaşmakla itham ediliyor. Tabi burada önemli olan nokta Türkiye üzerinde bir tehdit algısının varlığını vurgulamak.

19-20 Kasım günlerinde Lizbon’da yapılan Nato zirvesinde Batı, Türkiye’nin bağlılığını sorguladı bir bakıma. NATO’nun gelecek 10 yıl için stratejik belgesi kabul edildi ve füze savunma sistemi konusunda ise uzlaşma sağlandı. Nato Genel Sekreteri Rasmussen’in deyimiyle zirvede tarihi bir an yaşandı. “Birimize yapılmış bir saldırı hepimize yapılmış sayılır” felsefesi bir kez daha vurgulandı.

Peki, Türkiye Nato zirvesinden istediğini aldı mı?

Öncelikle belirtmek gerekirse Türkiye’nin F-16 uçakları dışında bir savunma sistemi bulunmuyor ve bunun uzun vadede bölgede İran ve İsrail gibi füze sistemleri bulunan veya üreten ülkeler varken, iyi ilişkilere sahip olsak da olmasak da, Türkiye için bir güvenlik problemine dönüşmeyeceğinin garantisi yok. Başka bir ifadeyle, Türkiye; komşuları ile sorunlarını çözmeye çalışan, bölgede barış ve istikrara katkı sağlayan bir ülke olarak ortaya çıkıyor olsa da, gerçek olan önemli bir nokta var ki o da şudur; bölgedeki kitle imha silahları ile donatılmış balistik füzeler Türkiye’yi tehdit etmektedir. Bunlar hangi ülkede olursa olsun tehdit olarak algılanmaktadır. Rusya, İran veya İsrail’de de olabilir. Bu ülkelerde bulunan füzeler Türkiye’ye tehdit olarak yansıyacaktır. Dolayısıyla bunların üretilmesi konusu ana tehdit unsurunu oluşturmaktadır. Balistik füzeleri üreten ülkeler karşı tarafın savunma yapma hakkını eleştiremezler. Saldırı sistemi üretilirken savunma sistemlerinin oluşturulmasına karşı çıkma hakları yoktur. Bu dile getirildiği zaman söylenebilecek söz saldırı amaçlı sistemlerin üretilmemesi üzerine olacaktır. Yani siz bunları kaldırın, bulundurmayın, biz de füze savunma sistemini oluşturmayalım denilebilecektir. Komşu ülkelere yerleştirilen bir nükleer silahın ilerleyen dönemde bir güç unsuru olarak kullanılmayacağının garantisi yoktur. Ayrıca bu füzelerin ateşlenerek kullanılması da şart değildir. Silahlı güç beraberinde hem siyasi güç hem de sosyo-kültürel güç getirir. Örneğin İran’a bakarsak geliştirdiği sistemlerle Ortadoğu’da söz sahibi olmaya çalıştığını görürüz.

Modern güvenlik stratejileri, ülkeleri değil eylemleri tehdit olarak algılar.7 Ülkeleri tehdit olarak algıladığımız zaman o ülke ile ilişkilerin geliştirilmesi durumu tamamen ortadan kalkar. Eylemlere yönelik savunma sistemlerinin geliştirilmesi ile hem caydırıcılık artar hem de karşı tarafın kozları elinden alınmış olur.

Türkiye’nin şu anda sıkıştığı noktalardan birisi bölgede uygulanmaya çalışılan komşularla sıfır sorun tezinin Batı ile ilişkilere nasıl eklemleneceği konusudur. Bölge ülkeleri ile ilişkiler geliştirilirken Batı’nın İran’a karşı uyguladığı politikalarda, Türkiye sanki Batı ile beraber hareket etmiyormuş gibi bir algı söz konusudur. NATO Zirvesi bir anlamda Türkiye’nin Batı’ya olan sadakatini sınamıştır.

Zirveye katılmadan önce Türkiye’nin hassasiyetleri açıkça söylenmişti:

-Balistik füze tehdidinin tarifi yapılırken, tehdit kaynağı olarak ülke ismi verilmemesi,

-Füze kalkanı sahasının Türkiye toprakları ve hava sahasının tamamı üzerinde etkili olması

Bunlardan ilkinin Fransa’nın karşı tutumuna rağmen üye ülkelerce kabul edildiğini görürüz. Türkiye böylece komşularını bir tehdit olarak görmediğini açıkça belirtmiş oldu. Diğer şarta bakıldığı zaman füze kalkanının havasıyla ve karasıyla tüm Türkiye sahası üzerinde etkisi olmasının yanında bir başka önemli faktörde kalkanın komutasının doğrudan Ankara’nın elinde olup olmayacağıdır.

SONUÇ

Her ne kadar NATO Zirvesi’nde gelecek 10-15 yılın politikaları şekillenmiş olsa da, asıl önemli husus uluslararası koşulların getirecekleri ve Türkiye’den götürebilecekleri olmalıdır. Türkiye füze savunma sistemine onay vererek ve birkaç tane isteğine olumlu cevap alarak bir kazanç mı sağlamıştır veyahut kendini içerisinde İran’ın bulunduğu olası bir savaşta hedef ülke konumuna mı sokmuştur? Bu soruların cevapları İsrail’in İran politikalarında ve Amerikan Yönetimi’nin İsrail’i yatıştırmak amacıyla izlediği politikalarda yatmaktadır.

Türkiye ile Batı-NATO arasında sözde bir müttefiklik ve dostluk ilişkisi vardır. Ancak bu

İlişki genellikle Batı çıkarlarının gözetildiği, Türkiye’nin ise PKK’ya karşı sözde destek (Körfez Savaşı esnasında sözde müttefiklerimiz Patriot’ların Türkiye’ye gelmemesi için elinden geleni yapmışlardır ve bu devletlerin pek çoğu halen bölücü terör örgütünün açık veya örtülü destekçisidir8), Ermeni soykırımı yasasının bazı ülkelerde bu sene de çıkmaması, Amerikan Başkanı’nın açıkça soykırım dememesi fakat kelimenin Ermenicesini kullanarak iki tarafı da hoşnut bırakması gibi sanal dostluklar ile yürüye gelmiştir9. Batılı ülkeler, Türkiye ile olan ilişkilerinde “Janus Siyaseti”10 izlemektedirler. Örneğin Türkiye’ye F-16 satan ABD, uçağın elektronik harp ve gece görüş sistemlerini vermez. Yıllardır Türkiye ABD’den hava savunma sistemi almaya çalışmaktadır. Ancak bugün ABD projesi olduğunda Türkiye’nin hava savunma ihtiyacı hatırlanmıştır.

Sonuç olarak belirtmek gerekirse; Türkiye’nin “çabaları” sonucu, İran NATO belgelerinde bir tehdit olarak ilan edilmemiş olsa da, füze kalkanı sisteminin ülkemizde konuşlandırılması İran tarafından dostça bir hareket olarak da değerlendirilmeyecektir. Bunun aksine, İran, bu projeyi kendisine karşı yürütülmesi düşünülen veya planlanan bir saldırıya karşı, karşı atak olarak cevap verme imkânlarının elinden alınmasını kapsayan bir askeri operasyon hazırlığı olarak algılayacaktır. Yani Tahran projeyi, İran’a karşı ABD-İsrail planlı ve Türkiye ortaklı bir saldırı planı olarak düşünecektir. Burada dikkatlerinizi çekmek istediğim nokta NATO’nun “savunma” adı altında yaptığının aynı zamanda bir “saldırı” planının parçası olduğudur.

Tüm bunlara rağmen Türkiye, “İran ile hiçbir sorunumuz yok” diyebilir mi? Tüm bunlara rağmen Sıfır Sorun Politikası’ndan bahsetmek hem komşu ülke İran’ın gözünde hem de uluslararası toplum nezdinde ciddi bir davranış olur mu? BM Güvenlik Konseyi’nde İran’a yaptırım uygulanması kararına “hayır” oyu vermişken, Türkiye’nin füze kalkanı projesinde merkezi bir rol üstlenmesi bir çelişkiye sebep olmaz mı?

Füze kalkanı projesi, bir yandan da İsrail’i İran’ın saldırılarından koruyacak bir “İsrail’i savunma projesi” halini alacaktır. Tüm bunlar ortadayken “Davos Fatihi” bir Türkiye, Müslüman ülkelere karşı tutum ve eylemlerini şiddetle eleştirdiği İsrail’in savunmasına katkıda bulunan bir konuma gelmiş olmayacak mıdır?

NAİL ELHAN

REFERANSLAR

1. Ahmet Davutoğlu, Stratejik Derinlik, Küre Yayınları, İstanbul, 38.Baskı, sf.93

2.Uluslararası İlişkiler ve Siyaset Teorisi Üzerine Bir Derleme, Der. : Howard Williams, Moorhead Wright, Tony Evans, Siyasal Kitabevi, Ankara, 1996, sf.259

3. Cenap Çakmak, Türk Dış Politikasının Füze Kalkanı İmtihanı, www.bilgesam.org.tr

Erişim Tarihi: 17.10.10

4. a.g.m

5. Ceyda Karan, Peki Ya İsrail İran’ı Vurursa Ne Olur, Radikal Gazetesi, 21.10.2010

6. a.g.m

7. http://www.bilgesam.org/tr/images/stories/bilgesoylesi/fuzesavunmaturkiye.pdf

8. Doç. Dr. Sait Yılmaz, Füze Kalkanı Projesi ve Türkiye, kaynak: http://yeni.beykent.edu.tr/WebProjects/Uploads/F%DCZE%20KALKANI%20PROJES%DD%20VE%20T%DCRK%DDYE.pdf

Erişim Tarihi: 15.10.10

9. Güncel haberler için aşağıdaki sitelere bakılmıştır:

http://www.rferl.org/

http://www.haberform.com/

http://www.cnnturk.com/

10. Janus: Bir yüzü o yana, bir yüzü bu yana bakan ikiyüzlü Roma tanrısıdır. Bu tanrının resmine Roma paralarında rastlanır. Burada Janus Siyaseti olarak kastedilen ikiyüzlü Amerikan ve Batı politikalarıdır.

 
Leave a comment

Posted by 08 Aralık 2010 in politika, türkiye, uluslararası

 

LATİN AMERİKA’DA SOL YÜKSELİŞ: BAŞKA BİR DÜNYA MÜMKÜN MÜ?

20.yüzyıl iki kutuplu bir yüzyıldı. 21.yüzyıl çok kutuplu olmalıdır. Bizler böyle bir dünyanın oluşumuna omuz vermeliyiz. Öyleyse, yaşasın birleşik Asya, yaşasın birleşik Afrika ve yaşasın birleşik Avrupa!” 1

Hugo Chavez

Tarihlerinde çok sayıda darbe, isyan ve ekonomik karışıklık görmüş, ekonomilerini düzeltmeye çalışırlarken daha da borç batağına saplanmış ülkelerin yeridir Latin Amerika. Yıllarca diktatörler tarafından yönetilen kıta, bugün geçmişinden çok farklı bir yerde durmakta. Yıllar önce kıtaya damgasını vuran sol rüzgârlar bugün de Latin Amerika sahillerini kasıp kavurmakta…

ABD’nin Vietnam kuşatmasıyla başlayan 68 Hareketi sonrasında, Sovyetler ve Çin’in rekabete dönüşen sosyalizm macerası, özgür Rusya’nın büyük komünizm rüyalarını tersine çevirişi ve modern Avrupa’nın sosyal demokrasiyi keşfedişi; dünya solu için dönüm noktaları olmuştur. Ancak unutulan bir dönüm noktası daha vardır, o da Latin Amerika’nın sol bilinci kazanma sürecidir.2

Dünya ekonomisiyle İspanyol ve Portekiz sömürgesi olarak bütünleşen Latin Amerika, ABD’nin 1823′te Monroe Doktrinini3 ilan etmesinden itibaren ABD’nin siyasi nüfuzu altına girmeye başlamıştır.   II. Dünya savaşından sonra ABD’nin dünyanın iki süper gücünden biri haline gelmesiyle Latin Amerika’daki ABD etkisi de zirveye ulaşmış,  bölgenin neredeyse tamamı Amerika’nın siyasi ve ekonomik hegemonyası altına girmiştir.   Bu dönemden 1980′lere kadar bölge ülkeleri çoğunlukla Amerikan güdümündeki askeri diktatörlükler tarafından yönetilmiştir.   Üzerindeki Amerikan hegemonyası sebebiyle Latin Amerika doğal olarak dünya ekonomisini başta ABD olmak üzere Batı ülkeleri lehine yönlendirmeyi amaçlayan Dünya Bankası ve IMF’nin ürettiği politikaların başlıca laboratuarı olmuştur.

Özellikle son 15 yıl içerisinde demokratik yollarla iş başına gelen solcu liderler mevcut sisteme karşı yaptıkları ortak çıkışlarla ve “başka bir dünya mümkün” sloganlarıyla küreselleşen dünya politikasına yeni bir boyut kazandırmışlardır.

Soğuk Savaş Dönemi’nde askeri vesayet gölgesi arkasındaki “Amerikan Vesayeti” tarafından yönetilen ülkelerin çehreleri ve kaderleri seçimlerle iş başına gelen liderlerle değişmeye başlamaktadır:

BOLİVARCI SEÇENEK 4

Latin Amerika’nın devrimci lideri Libertador Simon Bolivar (1783-1830); ulusal temelde büyük bir Latin Amerika Devleti’nin kurulması, bölgedeki sömürgeci feodal düzenin tasfiyesi ve Aydınlanma Devrimi’nin Latin Amerika’ya taşınması için çalışmıştır. Günümüz Latin Amerika liderleri Bolivar’ı örnek bir şahsiyet olarak ele almaktadırlar. Örneğin Chavez’in ülke içindeki ve dışındaki politikalarına yön veren olgu, çerçevesini kendisinin çizmiş olduğu Bolivarcı Devrim’dir. Latin Amerika konusunda tanınmış bir uzman olan Marta Harnecker Bolivarcı Devrim’in beş farklı uzantısı olduğunu belirtmektedir. Harnecker’e göre devrimin siyasi uzantısı Bolivarcı demokrasiyi oluşturmayı amaçlamaktadır. Ekonomik uzantının amacı neoliberal/kapitalist sistemlere alternatif bir insancıl, sürdürülebilir, üretken ekonomik sistemin kurulmasıdır. Devrim’in sosyal adaleti inşa etmeyi hedefleyen sosyal uzantısı, ülke genelinde kalkınmayı savunan bölgesel uzantısı ve çok kutuplu dünyada ülke egemenliğinin güçlenmesini öngören bir de uluslar arası uzantısı mevcuttur.5 Barışçıl bir devrim olarak nitelediği Bolivarcı Devrim ile Chavez; Simon Bolivar’ın hayal ettiği bölgesel entegrasyonu amaçlamaktadır.

Peki, kimdir bu Chavez? Nasıl bir liderdir? İktidara nasıl gelmiştir? ABD’nin İran’la ilişkisinin en gergin olduğu dönemde Tahran’a giden, ABD işgalinden önce Irak lideri Saddam’ı Bağdat’ta ziyaret eden, Libya’ya gidip Kaddafi ile el sıkışan, Rusya ve Çin’den silah satın alan, Küba’ya ucuz petrol veren bu lider gücünü nereden almaktadır? Ülkesinin dünyanın en çok petrol satan dördüncü ülkesi olmasından mı, OPEC içindeki etkinliğinden mi, ABD’nin Venezüella’nın en büyük petrol müşterisi olmasından mı? Chavez’in antiemperyalist tutumunun temelleri nelerdir?

1998 yılında oyların yarısından çoğunu alarak devlet başkanlığına gelen ve eski bir asker olan Hugo Chavez, kısa süre sonra ülkesinin adının önüne Latin Amerika’nın antiemperyalist, aydınlanmacı ve kamucu büyük devrimcisi Bolivar’ın adını ekleyerek Venezüella’nın resmi adını Bolivarcı Venezüella Cumhuriyeti olarak değiştirmiştir.  Petrol üretimi, dağıtımı ve satışında devletçi politikalara yönelmiş ve büyük çapta kamulaştırma gerçekleştirmiştir. Sağlık ve eğitimde köktenci adımlar atarak, bu hizmetleri ücretsiz hale getirmiş, toprak reformu ile topraksız köylüye toprak dağıtmış ve tarımda yaygın bir kooperatifleşmeye yönelmiştir. 2002 yılı Nisan ayında dışarıdan ABD’nin, içeriden ise ülkenin önde gelen zenginleri, büyük toprak sahipleri ve medya patronları tarafından desteklenen bir darbeye maruz kalmıştır. İki gün için Başkanlık Sarayı’nı terk etmiş olsa da, sokaklara dökülen milyonlar, ordunun darbeye destek vermeyen kesimi ve Latin Amerika’nın diğer liderlerinin destek açıklamalarıyla daha güçlenmiş olarak görevine dönmüştür.6

Kendisine karşı yapılan diktatör suçlamasına karşın Chavez, yöntem olarak doğrudan demokrasiyi benimsediğini, olabildiğince geniş ölçekli katılımdan yana olduğunu ve temsili demokrasiye eleştirel yaklaştığını vurgulamıştır ve bu yönüyle “jakoben” bir tavır aldığını göstermiştir. Rousseau’nun “Temsili demokrasi halk egemenliğini engeller” sözüne gönderme yapan Chavez, çok kutuplu bir dünyadan ve bölgesel dayanışmadan yana tavır alan bir liderdir.

Venezüella’nın yanı sıra Bolivya da da, 500 yıldır, yerli halkın yaşam kültürüyle batının dayattığı kültürün çatışmasının galibi yerli halk olmuştur. Aynı zamanda eski bir sendika lideri de olan Bolivya’nın ilk Kızılderili başkanı Evo Morales, 2005 yılında seçimleri kazanarak işbaşına gelmiştir. Sömürge valisi gibi davranan Amerikan Büyükelçisinin net olarak “Terörist Morales seçilirse Bolivya’nın izole edileceğini” söylemesi bile Morales’in kazanmasını engelleyememiştir. Amerikan Büyükelçisi’nin bu yaklaşımına “Dünya’da tanıdığım tek bir terörist vardır, o da Bush’tur!”7 cevabını veren Morales, tıpkı mevkidaşı Chavez gibi anti-Amerikancı söylemlerle politikasını sürdürmektedir.

Morales ve Chavez’in aksine daha az agresif bir politika izleyen Brezilya Devlet Başkanı Lula Da Silva 2003 yılında devlet başkanlığına seçilmiştir. Göreve geldiğinde önceki başkan Cardoso’dan dış borçlu ve özelleştirilen karlı kuruluşlar yüzünden çok fazla devlet geliri de kalmamış bir ülke devralan Lula da Silva hemen bir dizi ekonomik düzenlemelere girişmiştir. Dünya’nın en büyük 20 ekonomisi arasında bulunan Lula liderliğindeki Brezilya, sol bir politika izlemesine rağmen Venezüella kadar muhalif olmamakta ya da Amerikan karşıtı çıkışlar yapmamakta, yapamamaktadır. Bunda küreselleşen dünya ekonomisine bağlı olarak orta ve uzun vadede geleceğin en gelişmiş ülkeleri arasında yer alacağı söylenen Brezilya’nın dünya ekonomisine entegre olmuş olmasını ve bu yüzden söylemlerine dikkat ettiğini vurgulamak gerektiği kanısındayım. Lula döneminde Brezilya, dünya politikasında etkili bir aktör olma çabası içine girmiştir. Örneklemek gerekirse İran ve ABD arasında ilişkilerin gerilmesine yol açan nükleer enerji-nükleer silah konusunda Brezilya da tıpkı Türkiye gibi sorunun diplomatik yollarla çözülmesi gerektiğini dile getirmiş, İran ile masaya oturmuş, üstelik BM Güvenlik Konseyi’nin İran’a karşı yaptırımları onayladığı oylamada Türkiye ile beraber hayır oyu vermiştir. Bunların yanı sıra uluslararası platformlarda daha çok ses getirmek isteyen Lula Brezilyası, BM Güvenlik Konseyi’nin daimi üyesi sayısının arttırılmasından ve çok kutuplu hale gelen dünyada temsiliyetin daha adil bir hal alması ve değişmesinden yanadır.8

Brezilya Anayasası’nın gereği üçüncü kez devlet başkanı olmasına izin verilmeyen Lula, eski bir gerilla lideri olan Roussef’i halefi olarak göstermiştir ve Roussef’in seçimleri kazanmasına kesin gözüyle bakılmaktadır.

SONUÇ

Sonuç olarak belirtmek gerekirse Soğuk Savaş boyunca diktatörlerle yönetilmiş ve askeri darbelerle yönlendirilmiş Latin Amerika artık çehresini değiştirmekte ve geçmişi bir kenara atmaktadır. Artık kıtada 1973’te Şili’de seçimle işbaşına gelmiş sosyalist lider Salvador Allende’nin başına geldiği gibi,9 demokratik hükümetler darbe oyunlarıyla kolayca devrilmemektedir. Aksine Chavez’e ve Ekvador’un solcu lideri Correa’ya10 karşı yapılan darbe girişimlerinde olduğu gibi geri püskürtülmektedir.

Yıllarca bölgeyi “arka bahçesi” olarak kabul eden ABD açısından olaya baktığımız zaman ise 11 Eylül saldırılarından beri Washington’un bölgenin meselelerine hep uluslararası terör merceğinden bakmış ve bu bölgedeki ülkelerin kendilerine has problemleri ile yardım ve işbirliği çağrılarını ikinci plana atmış olduğunu görmekteyiz. Bu ihmal, ilginç olmayan bir biçimde, teröre karşı savaşta Amerika’nın izlediği yol (özellikle Guantanamo Üssü’ndeki insan hakları ihlalleri) ve karşılaştığı hezimetlerle birleşince, ABD karşıtı söylemlerin bölgede itibar kazanmasına ve kimilerine göre “sol popülist” olarak adlandırılan solcu liderlerin Latin Amerika ülkelerinde güç kazanmalarına sebep olmuştur. Yeni Başkan Obama’nın bölge ile ilgili sözleri, Latin Amerika’ya yönelik güçlü ihtirasları olan eski ABD başkanlarının söylemleri ile büyük benzerlikler göstermektedir.11 Roosevelt’in “Dört Özgürlük”12 retoriğinden ve J.F.Kennedy’nin “İlerleme için İttifak” söyleminden yararlanan Obama, Latin Amerika’nın kurtarıcısı gibi davranmakta ve bu da haliyle tepkiyle karşılanmaktadır. Obama’nın Latin Amerika ülkelerinin geçmiş dönemlere kıyasla zaman içinde ciddi boyutlarda ilerleme kaydettiklerini, kendi bağımsız demokrasilerini kurduklarını ve diktatörlük yönetimlerini geride bıraktıklarını göz önünde bulundurması gerekmektedir. Zira bu durum, onların birçoğunun artık geçmişte olduğu gibi ABD ile kolaylıkla işbirliğine gitmeyebilecekleri anlamına da gelmektedir. Aksine ABD’nin bu tip her davranışı bölgede popülaritelerini ABD hegemonyası üzerine kurmuş olan liderlerin elini güçlendirmektedir.

Dünya çok kutupluluğa doğru hızla ilerlemekteyken ve yeni güç merkezleri ortaya çıkarken, eski güç merkezleri sömürge zihniyetinden artık vazgeçmelidirler. Dünya Sosyal Forumu’nun sloganında da olduğu gibi “Başka bir dünya mümkündür!”.

NAİL ELHAN

REFERANSLAR

1. Barış DOSTER, Hugo Chavez, Cumhuriyet Strateji, sayı: 112

2. http://blog.milliyet.com.tr/Latin_Amerika_da_sol_ruzgarlar/Blog/?BlogNo=114899

3. Doktrinin öngördüğü hususlar şunlardır:

  1. Elde ettikleri ve sürdürdükleri özgür ve bağımsız durumları ile Amerika Anakarası bundan böyle Avrupa devletlerinden herhangi birinin kolonileştirme isteklerine konu olamaz.
  2. Kutsal İttifak Devletleri’nin siyasal sistemi Amerika’nınkinden tamamen farklıdır. Kendi sistemlerini bu yarım kürenin herhangi bir yerinde yaymak için yapacakları herhangi bir girişimi barış ve güvenliğimiz için tehlikeli görürüz.
  3. Avrupa ülkelerinin herhangi birinin mevcut kolonilerine; ya da ona tabi olan bölgelere hiç müdahale etmedik ve etmeyeceğiz.
  4. Avrupa devletlerinin kendilerini ilgilendiren sorunlar yüzünden yaptıkları savaşlarda hiçbir zaman taraf tutmadık ve böyle bir davranış siyasetimize de uymaz (izolasyon ilkesi).

4. Günümüzde Latin Amerikalı solcu liderlern dünyaya ilan ettikleri Bolivarcı Seçenek’in temel esasları şunlardır:

-ABD emperyalizminin ve siyasal-kültürel hegemonyasının kırılması ve Amerikan işbirlikçiliğinin temellerinin yıkılması

-İşbirlikçilerin yarattığı geri ekonomilerin yarattığı yoksulluğun aşılması

-Toprak reformu, kamulaştırma, yoksulluk ve cehaletle mücadele

-Demokratik hakların genişletilmesi ve bölgesel dayanışmanın arttırılması

5. Marta Harnecker’in “Hugo Chavez: Venezuella” adlı çalışmasından aktaran; Şerife Başaran, Chavez Venezuellası, Stratejik Analiz, sf: 70, sayı: 97, Mayıs 2008.

6. Barış DOSTER, Hugo Chavez, Cumhuriyet Strateji, sf: 17, sayı: 112.

7. http://www.haberpan.com/morales-butun-anlasmalar-gozden-gecirilecek-madrid-haberi/

8. http://www.economist.com/media/pdf/LulaInterview.pdf

9. http://bultenler.ankara.edu.tr/dergiler/51/863/sayi863.pdf

10. http://www.bbc.co.uk/turkce/multimedya/2010/10/101001_vid_ecuador.shtml

11. Şerife Başaran, Barack Obama’nın Latin Amerika Vizyonu, Stratejik Analiz, sf: 97, sayı: 102, Ekim 2008.

12. http://bianet.org/bianet/dunya/117283-dort-ozgurluk-uzerine

 
2 Comments

Posted by 24 Ekim 2010 in politika, uluslararası

 

İRAN’IN NÜKLEER DİPLOMASİSİ: GÜVENLİK VE KALKINMA TEMELİNDE ULUSLARARASI VE YEREL POLİTİKALAR

“Bugün insanlık üstesinden gelinmesi zor fakat bir o kadar da acil iki temel ihtiyaçla karşı karşıyadır. Bunlar; daha güvenli bir dünyada yaşamak ihtiyacı ile kalkınmak ve gelişmek için gerekli enerji ihtiyacıdır” 1

Muhammed Ali Baradey

2005 Yılı Nobel Barış Ödülü Sahibi

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı Eski Başkanı

 

Soğuk Savaş döneminde olası bir savaş nedeni olarak görülen nükleer güç, savaşa sebep olmasa da istikrarlı bir düzenin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Soğuk Savaş zamanında ki Sovyet tehdidi gibi; haydut devletler, despotik liderler, teröristler ve kitle imha silahları da 11 Eylül sonrası dönemin gözde kavramları haline gelmiştir. Bu süreçte nükleer silahlar terörle ilişkilendirilmiş ve yeniden, uluslararası politikanın öncelikli konusu olmuştur.

2002 yılında İran Ulusal Direniş Cephesi’nden Ali Rıza Caferzade İran’ın gizli nükleer çalışmalarını dünya kamuoyuna sunmuş2 ve bu durum ABD ve İran arasında 1979’dan bu yana var olan gerilimi başka bir boyuta taşımıştır. 1979 yılında İslam Devrimi’nden sonra, İran’da ki Amerikan Konsolosluğu İranlı öğrenciler tarafından basılmış ve 66 Amerikalı rehin alınmıştı. 444 gün süren eylem, 1980 yılında Amerikan Özel Kuvvetleri’nin başarısız kurtarma operasyonuyla başka bir boyut kazanmış ve Amerikan seçimlerini etkileyerek Carter’in Reagan karşısında seçimi kaybetmesinde bile etkili olmuştu.

ABD tarafından şer ekseni oluşturmakla suçlanan İran, kaderin bir cilvesi olsa gerek nükleer yolculuğuna ilk olarak 1957 yılında ABD desteğiyle başladı. Dönemin uluslararası koşullarını da dikkate alırsak Sovyetler Birliği’ni çevreleme ve sıkıştırma politikası izleyen Birleşik Devletler, Sovyetler’e komşu olan bölgeleri kendi güdümünde politikalar izleyen ülkelerle kontrol etme amacındaydı. Şah Dönemi’nde imzalanan Nükleer İşbirliği Anlaşmasıyla beraber İran nükleere ilk adımını atmış oldu. Daha sonra 1967 yılında ABD, İran’a Tahran Nükleer Araştırma Merkezi’nde kullanılmak üzere hafif su reaktörü ve laboratuar malzemesi sağladı.3 Bu dönemden İslam Devrimi’nin olduğu 1979 yılına kadar ABD, İran’a olan askeri ve ekonomik desteğini sürdürdü. 1971 yılında İngiltere’nin İran’dan ayrılmasıyla bu bölgede Sovyetler Birliği lehinde bir güç boşluğu oluştu. ABD bu boşluğu kendisi doldurmak istediyse de Vietnam Savaşı sebebiyle oluşmuş yerel kamuoyunun desteğini sağlayamadı. Böylece ABD, Nixon Doktrini’ne uygun bir biçimde Çift Sütun Politikası’nı ilan etti. Buna göre İran ve Suudi Arabistan bölgede Sovyetler’e karşı kullanılacak güvenlik sisteminin iki ayağını oluşturacaklardı.4 İran askeri güç olarak ortaya çıkarken, S.Arabistan ekonomik güç olarak belirlendi.1979 yılında Humeyni’nin dönüşü ve İslam Devrimi’nin gerçekleşmesiyle birlikte, İran Liderliği’nin 90’lı yıllarda 20’nin üzerinde nükleer tesise ulaşmak olarak belirlediği hedefi kesintiye uğradı. Şah’ın İran İslam Devrimi ile görevden uzaklaşmak zorunda kalması, nükleer programın da kesintiye uğramasına neden oldu. İslamcı yeni rejim Batı karşıtıydı ve nükleer silah da Batı ürünüydü. 1980-1988 Irak-İran Savaşı İran’ın nükleer programında yavaşlamaya neden olsa da, nükleere olan ilgi Pakistan, Rusya ve Çin’in katkılarıyla sürdü. Ancak 2002 yılında İran’ın gizlice nükleer silahlar ürettiği ortaya çıkınca İran, dikkatleri yeniden üzerine çekti.

İran neden nükleer silah üreten bir güç olmak istemektedir ve neden ABD buna karşıdır? Ülkelerin ulusal çıkarlarını iki kavram üzerinden temellendirmek doğru bir yaklaşım olacaktır: Güvenlik ve kalkınma. İran tarafından olaya bakıldığı zaman nükleer güç güvenlik ve caydırıcılık sağlamak için askeri gücün yanında gereklidir. İran; doğusunda Pakistan ve

Hindistan, kuzeyinde Rusya, batısında İsrail gibi ülkelerle ve güneyinde ise Basra Körfezi’nde konuşlu ABD Silahlı Kuvvetleri vasıtasıyla dört tarafı nükleer silahlarla çevrili bir ülkedir. 11 Eylül 2001 terör saldırılarını müteakip Afganistan ve Irak’ın Amerikan güçleri tarafından işgali ile de İran’ın nükleer çevrelenmesi tamamlanmıştır. İran’ın yapmaya çalıştığı nükleer enerji kullanarak ve nükleer silahını üreterek güvenlik durumunu güçlendirmektir. Bu konuda ülke içinde reformist ya da muhazafakar diye niteleyebileceğimiz gruplar olmasına rağmen nükleer enerji konusunda bir konsensüs göze çarpmaktadır. İran, nükleeri uzun vadeli stratejisi ve bir güvenlik gereksinimi olarak görmektedir. Baş düşman olarak nitelendirilen İsrail ve Arap-Sünni komşu devletlerce sarılmış bir ülke olmak Fars ve Şii olan İran’ı tedirgin etmektedir. İran yönetimi ve halkın büyük kısmı, Amerikan karşıtlığının da etkisiyle, nükleeri olan bir İran’a kimsenin saldıramayacağı düşüncesindedirler. Bunlara ek olarak İran’ın nükleer politikası iktidarı halk arasında güçlendirmekte ve cazip hale getirmektedir. Nükleer silaha sahip olma düşüncesi halk arasında Şii Milliyetçiliği altında bir milli bilinç oluşturmakta ve Farslılığa olan inanç yükselmektedir. İran’a nükleer konusunda karşı olan ve ABD’nin başını çektiği uluslararası kamuoyuna karşı İran Lideri Ahmedinejad’ın yaptığı karşı salvolar halkı heyecanlandırmakta ve muhalefete karşı Ahmedinejad yönetimini güçlendirmektedir. İran’ın nükleer diplomasisi bu yüzden dünya kamuoyuna karşı asi bir itiraz olmasının yanında İran iç kamuoyu üzerinde de muhalefeti susturabilecek veya sesini kısabilecek bir baskı aracı rolündedir. Başka bir ifadeyle yeknesak bir etnik ve mezhepsel yapıdan yoksun olan ve rejime muhalif grupların faal olduğu İran’da, hükümet nükleer çalışmaları ulusal bir onur meselesi haline getirerek iç bünyeyi dış müdahalelere karşı takviye etmeye çalışmaktadır. Üstelik nükleer silaha sahip olmak İran’ı Türkiye ve Mısır gibi İslam nüfusun çoğunlukta olduğu rakipler karşısında da üstün duruma getirecektir. İsrail’in son Gazze saldırılarından sonra güçlenen fakat daha önce de var olan İsrail’i yok etme ve dünya haritasından silme söylemi, Hamas ve Hizbullah gibi Batı’nın terörist listesinde bulunan örgütlere yapılan maddi ve manevi yardım İran’ı Müslüman coğrafyasında etkili bir oyuncu olma konumuna getirmiştir. İran böylelikle üzerindeki baskıyı hafifletmeye ve kendine yaşam alanı yaratmaya çalışmaktadır. Hâkim olan görüş İran’ın kendi imzasının da bulunduğu NPT’den çekilmesi ve uluslararası kamuoyunu dikkate almamaktır. Savaş ihtimali uzak bir ihtimal olmakla beraber İran’ın önceliği ve genel stratejisi görüşmeler ve diplomatik yollardır. İran, İsrail’in nükleer silahlarının kendileri için büyük bir tehdit olduğunu ve kendilerine uymaları için dayatılan uluslararası kuralların İsrail’e de uygulanmasını istemektedir. Burada İran’ın elini zayıflatan nokta ise İran’ın başkalarının da uymasını istediği uluslararası kuralların altında imzasının olmasıdır. İsrail’in böyle bir problemi bulunmamaktadır. Tüm bunların yanında işin kalkınma boyutuna bakarsak nükleer geliştirme teknolojisine sahip olmak demek, İran’ın gözünde, bağımsız olmak demektir. Batı karşısında atılacak bir “geri adım” İran halkı arasında hoş karşılanmayacak ve bir yenilgi olarak algılanacaktır. Uranyum geliştirme teknolojiniz yoksa bağımlısınız demektir. İran’ın nükleer teknolojiye sahip olması bölgesel ve küresel sorunlarda hem askeri hem de ekonomik olarak İran’ın elini güçlendirecektir.

ABD açısından baktığımızda ise ilginç bir şekilde İran konusunda Cumhuriyetçilerin ve Demokratların benzer stratejilere sahip oldukları görülmektedir. Amerikan kamuoyu İran’ın nükleer silaha sahip olmasına ortak bir biçimde karşı çıkmaktadır. Irak konusunda tek başına hareket etmesinin maliyetini ağır ödeyen ABD, İran konusunda aynı biçimde davranamayacaktır. Batı dünyasına göre ise nükleer konusu Ortadoğu’da nükleer silahsızlanma rejiminin geleceğini baltalamaktadır. Eğer İran nükleer silah sahibi olursa, büyük bir ihtimalle nükleer silahlanma kervanına Körfez ülkeleri de katılacaktır. İsrail, nükleer silahı olan bir İran’ı varoluşsal bir tehdit olarak gördüğünü ve mecbur kalırsa kendisini savunmak üzere harekete geçeceğini son derece açık ve net bir şekilde ifade etmiştir. Her iki olasılığında sonuçları son derece yıkıcı olabilir. ABD’nin elinde; siyasi ve ekonomik yaptırımların uygulanması, nokta vuruşlarla İran’ın nükleer santrallerinin vurulması, sınırlı işgal(zaman ve bölge açısından) ve en ilginci İran’da bir rejim değişikliği (rejimden kastım yönetici kadrodur) gibi çeşitli seçenekler bulunmaktadır. Ama bu seçeneklerden kaçı tam anlamıyla uygulanabilirliğe sahiptir? Zaten sıfıra yakın yaşam kalitesine sahip bir halk üzerinde ekonomik yaptırımlar ne kadar etkili olabilir. Yönetimi kendilerine karşı en ufak bir saldırının dünyanın herhangi bir köşesinde en sert şekilde yanıt bulacağını söyleyen bir ülkeye karşı sınırlı veya topyekûn savaşı gündeme almak ne kadar doğru olur? Amerika Birleşik Devletleri gibi petrol ithalatçısı bir ülke olası bir savaş sonunda azalacak olan petrol arzının ve artacak olan petrol fiyatının üstesinden nasıl gelecektir? Burada en uygun seçenek olarak İran’da bir yönetim değişimini istemek ve muhalifleri desteklemek gözükmektedir. Muhammed Hatemi gibi Batı ile anlaşabilecek bir liderin gelmesi sorunu çözülebilecek boyutlara ulaştıracaktır. Ama Ahmedinejad’ın kazandığı son seçimlerden sonraki baskıcı ortam bunu teşvik edeceğine engellemektedir. İslam Cumhuriyeti’nin temel taşlarından Cumhuriyet Muhafızları, herhangi bir muhalif gösteriyi veya söylemi vatana ihanet olarak görmekte ve sert bir biçimde bastırmaktadır.

Çok ciddi bölgesel ve küresel yansımalara gebe söz konusu gerginlik, her iki ülkenin de diğerini tehdit olarak algılaması neticesinde tırmanma eğilimi göstermektedir. İran’ın ABD’yi kendisine tehdit olarak görmesinin ardında, sekiz yıl süren İran-Irak savaşında ABD başta olmak üzere Batılı devletlerin Irak’ı desteklemiş olmaları; ABD’nin devrim sonrasında İran’a karşı kesintisiz olarak ekonomik ve siyasi yaptırımlar uygulaması; ABD Dış İşleri Bakanlığının İran’ı terörü destekleyen ülkeler listesinde tutması; Afganistan ve Irak harekâtları sonrasında ABD’nin İran’ı doğudan ve batıdan kuşatması ve ABD’nin Basra Körfezi’nde mütemadiyen silahlı güç bulundurması etkili olmaktadır.5 Diğer taraftan, ABD’nin İran’a karşı hasmane tutumunun arkasında ise İran’ın stratejik konumu ile Basra Körfezi mahreçli petrol akışını denetleyebilmesi; ABD’nin terörist olarak nitelediği Hizbullah ve Hamas gibi örgütlere destek vermesi; kökten dinci İslam Devrimi’ni diğer Müslüman ülkelere ihraç etmeye çalışması; ABD’nin Orta Doğu’daki en yakın müttefiki İsrail’i tehdit etmesi; Irak’ta işgalci güçlere direnen gruplara yardım sağlaması ve nükleer teknoloji ile uzun menzilli füze teknolojisine sahip olmayı amaçlaması gibi sebepler yatmaktadır.

 

İran, sivil amaçlı elektrik enerjisi üretmeye yönelik olduğunu iddia ettiği nükleer programını adım adım uygulamaktadır. Reaktörler için gerekli yakıt çubuklarını dış kaynaklardan güvenli bir şekilde karşılayamayacağını, o nedenle de bu tesisleri kurmak zorunda olduğunu ileri sürmektedir. Şimdiye değin Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (UAEK)’nun, bazı kuşkular dışında İran’ın nükleer silah ürettiğine yönelik kesin bir kanıtı yoktur. Ancak İran’ın nükleer teknolojide ulaştığı düzey düşünüldüğünde isterse, önümüzdeki birkaç yıl içerisinde nükleer silah üretimine uygun saflıkta ve miktarda U235 ve plütonyum elde edebilecek yeteneğe ulaştığı bilinmektedir. Nükleer çalışmaları yanında İran, K.Kore desteğiyle menzili 10 000 km ye ulaşan nükleer başlık taşıyabilecek füze sistemlerini de başarıyla denemiştir.

 

İran’ın nükleer programı ve uluslararası toplumun buna tepkisi, uluslararası hukukun gücü ve yaptırımı ile ilgili temel soruları gündeme getirmektedir. NPT’nin yaptırımını gündeme getiren Batılı devletler İran’ı imzacılarından birisi olduğu anlaşmayı uygulamaya davet etmektedirler. Burada NPT’ye hangi taraftan bakıldığı önem kazanmaktadır. Çünkü iki taraf da haklı olduğunu ve karşı tarafın anlaşmanın yükümlülüklerini yerine getirmediğini iddia etmektedirler. İran nükleer enerjiyi barışçıl amaçlarla ürettiğini ve kullanmak istediğini, NPT’nin de bu hakkı kendine verdiğini beyan etmekte; Batı ise İran’ın amacının nükleer silah üretmek olduğunu söylemekte ve İran’ı NPT’ye uymaya davet etmektedir. Bunun yanında her ne kadar İran yetkilileri kitle imha silahları üretim ve kullanımının İran kültür ve inanç değerleriyle bağdaşmadığını, böyle bir niyetlerinin de olmadığını defalarca yinelemişlerse de, dünya kamuoyu bu söylemleri inandırıcı bulmamaktadır. Taraflar arasında olası bir savaş tehlikesini engellemek amacıyla görüşmeler yapılmış ve İran’a çeşitli tekliflerde bulunulmuştur. UAEK’nın aracılığında görüşen taraflar İran’a yüzde 3,5 oranında zenginleştirilmiş 1200 kilo civarında uranyumu yüzde 20 zenginleştirilmesi için Rusya’ya göndermesini ve daha sonra yakıt çubuğuna çevrilmiş bu uranyumu Tahran’da ki tesislerde kullanmasını önermiş6 fakat İran bu teklife takasın kendi toprakları içerisinde yapılmasını istediği için sıcak bakmamıştır. Zamanla gerginleşen İran ve uluslararası toplum ilişkileri Türkiye ve Brezilya’nın araya girmesi ve İran’ı daha öncekiyle aynı temelde bir takasa ikna etmesiyle düzeltilmeye çalışılmıştır. İran, Brezilya ve Türkiye arasında imzalanan Tahran Mutabakatı uyarınca İran; düşük düzeyde zenginleştirdiği 1200 kilogram uranyumu Türkiye’ye emanet etme karşılığında Batı’dan Tahran’daki araştırma reaktörü için bir yıl sonra 120 kilogram nükleer yakıt çubuğu almayı taahhüt etmiştir.7 Bu takas anlaşması yoluyla İran nükleer faaliyetlerinin silah amaçlı olduğu şüphelerini ortadan kaldırmayı amaçlamış ve üzerindeki baskıları hafifletmeyi istemiştir. Ama kısa süre sonra BM Güvenlik Konseyi’nde Lübnan’ın çekimser kaldığı ve Türkiye ile Brezilya’nın reddettiği İran’a yaptırımların çıkarılması amaçlı yasayla bu amaçlar sonuçsuz kalmıştır. Sonuç olarak yaptırım kararı alınmış ve anlaşmada yol alınamamıştır.

.

Son olarak belirtmek gerekirse, ABD’nin Irak’ta, İncirlik’te ve Körfez ülkelerinde binlerce askeri üssü ve personeli bulunmaktadır ve bu İran için büyük bir güvenlik sorunu halini almıştır.8 İran bir güvenlik ikilemi içerisinde bulunmaktadır ve bu durum İran’ın nükleere yönelmesine sebep olmaktadır. İran’ı engellemeye yönelik hareketler kısa ve orta vade de ilişkilerin gerginleşmesinden başka bir sonuç vermemektedir. Galiba en iyi seçenek İran’a öncelikle kendi güvenliği konusunda birkaç öneride bulunmaktır.

Nail ELHAN

REFERANSLAR

1 http://www.emo.org.tr/ekler/c35baa19d925eca_ek.doc

2 http://www.haberpan.com/surgundeki-iranlidan-irana-agir-suclama-haberi/

3 İran’ın Nükleer Tarihi için bkz. http://www.enerjigundem.com/nukleer/445-te-rann-                    nuekleer-tarihi

4 İZZETİ İzzetullah, İran ve Bölge Jeopolitiği, Küre Yayınları, İstanbul, 2005

5 http://www.uvt.ulakbim.gov.tr

6 KARAN Ceyda, Türkiye ve Brezilya’nın Soktuğu Çomak, Radikal Gazetesi, 24 Mayıs 2010

7 Radikal Gazetesi, 24 Mayıs 2010

8 KÖSE Talha, İran Nükleer Programı ve Ortadoğu Siyaseti: Güç Dengeleri ve Diplomasinin İmkânları, SETA Yayınları, Ankara, 2008

 
1 Comment

Posted by 24 Ekim 2010 in politika, uluslararası

 

MEHMET HEP AYNI…

Abdullah Bey meşgul…
Twitter’da günü değerlendiriyor.

*

Recep Bey meşgul…
Ahmedinecad’la konuşuyor, kapatıp Obama’yı arayacak.

*

İlker Bey meşgul…
Ergenekon, kafes, balyoz, sarıkız, ayışığı derken Karargah’ta adam kalmadı.
Her işe o koşturuyor.

*

Kemal Bey meşgul…
Önder Bey ile Gürsel Bey’in arasını yapmaya çalışıyor.

*Devlet Bey hep meşgul…
Sürekli erken seçim istiyor!

*Ahmet Bey’in burnunu kırdılar: “daha da gelmez”
Sırrı Bey gömleğine uygun mendil arıyor.
Selahattin Bey’in aklı hep İmralı’da…

*

Öteki Ahmet Bey Kudüs’e kadar gitti, namaz kılıp dönecek!
Beşir Bey’i hiç sormayın…
Ne gören var ne duyan!

*

Bir de bizim Mehmet var!
Yarın cenazesi kalkacak…
Al bayrağa sarılı bir tabut göreceksiniz haberlerde…
Beyefendiler hep en önde, bizim Mehmet hep tabutta!

Candaş Tolga IŞIK-Posta Gzt. 20.06.10

 
Leave a comment

Posted by 25 Haziran 2010 in basından, türkiye

 

BİZLER VE ONLAR HAKKINDA

Yakındoğu, Ortadoğu, Uzakdoğu ve hatta bazen Uzak Asya…

Bilmiyorduk ki hemen yanı başımızdaki Ortadoğu aslında bize uzakmış ve Uzakdoğu denilen yerde çok çok ötemizdeymiş.

Sömürgeci Batı zihniyeti,-Batı burada bir yön ifade etmemektedir- Doğu olarak adlandırdığı bölgeyi avucuna aldıktan bu yana yer adlarına karar verir oldu. Biz bilmezdik güney komşularımızın Doğu’nun ortasında yer aldığını ya da Kıbrıs Adası’nın Batı’nın yakınında bulunduğunu. Sanki Yunanistan’dan ötesine bir set çekilmiş; sol taraf Batılı, modern ve uygar. Geri kalan mı? Canları cehenneme! Doğulu, pislik, uygarlık tatmamış, genelde sapkın Müslüman…

Ayrım yapılmış bir kere: “biz” ve “onlar”.

Doğu her dönem Avrupa’nın ihtiyaçlarına göre yorumlanmış. Avrupa hayallerinin uğrak noktası olarak bir defa Doğuyu seçtikten sonra, artık durmaksızın yeni şekiller yaratmış: Doğu ve Doğulu, Arap, Müslüman, Hintli, Çinli, terörist ve daha bilmem ne… Bütün bunlar sahte davranışlarla yeniden diriltilmiş ve bir dönem İsa, Batı ve Avrupa kavramlarının destekçisi olarak kullanılırken, bir dönem de insan hakları ve demokrasi kavramları Batı tarafından yoğun olarak işlenmiş. İnsanlar mı öldürülmüş, nerede? Birleşik Devletlerde efendim. 21.Yüzyıl dünyasında insan hakkı ihlalleri olmamalı, insan en yüce varlıktır. Peki ya Irak’ta, Afganistan’da, Filistin’de olanlar?! Onlar insan değil! Zaten demokrasiden, modernizmden de anlamazlar. Ama efendim petrolün üstünde yaşıyorlar, ne olacak? Evet, bilmezler ama birinin onlara bu kavramları öğretmesi lazım!

Sonrası malum tabii; Irak’ta bir milyon insan mı ölmüş, Afganistan’da “yanlışlıkla” siviller mi öldürülüyor. Sorun değil, problem yok. Onlara göre bu insanlar demokrasi için canlarını verdiler!

Batı aklı bu işte… Zavallı demokrasi şehitleri!…

Bize yukardan bakan Batılı: Bu bizim için bir insanlık görevidir. Çocuklar ölmesin. Kadınlar ezilmesin. Herkes temel haklarını kullanabilsin. İnsan hakları evrenseldir. Sonra bir tebessüm… Tabii insan olana, yani bizim insan olarak düşündüklerimize. Gerisi bahane. Demokrasi bahane. Uygarlık bahane. Şahane olan emperyalizm. Şahane olan petrolden gelen paralar. Şahane olan Batı hegemonyasının devamı… Yoksa ne anlar Şatilla Kampı’nda yokluk içinde yaşayanın, Gazze’de evi yıkılanın, Necef’te çocuğunu kaybedenin halinden New York’ta, Paris’te, Londra’da, Starbucks’da kahvesini yudumlayıp gazetede “insan trajedilerini” okuyup bir şey yapılmalı diye düşünenler…

“Bizim ülkemiz” ve “onların ülkesi” şeklinde hayali bir coğrafya kavramına dayanan düşünce biçimi, ikinci bölgenin bu farka inanmasına gerek duymaz. Önemli olan bu sınırın “biz” deyimini kullanan tarafta çizilmiş olmasıdır. Bu sınır bir defa çizildikten sonra karşı tarafın toprağı, dili, düşüncesi ile her şeyi “onlar” adını alır ve “biz”e yabancı olur. Bizler Doğuluyuz. Bize biçilen rol bu.

Yaşasın petrol!

Yaşasın demokrasi!

Yaşasın uygarlık!

Nail ELHAN

 
2 Comments

Posted by 22 Nisan 2010 in uluslararası

 

BEDELLİ…

Anlamadığım şu… Kaç paraysa ödeyeceksek, niye “er” oluyoruz?
Hem papelleri sayacaksın.
Hem en altta kalacaksın.
Adalet mi bu?

2 bin dolar fazla verip, albay olmak istiyorum belki… Parasıyla değil mi?

Yapılacaksa, tam yapılsın.
Tarifesi yayınlansın…
Yüzbaşı, adı üstünde, yüz dolar.
Binbaşı, bin dolar.

Ya general?

Hepsini içeri tıkıyorlar, paramızla rezil olacak kadar keriz değiliz herhalde!

Peşin peşin tezkere…
Taksit taksit ödensin.
2 al, 1 öde kampanyası yapılsın.
İki biraderin biri bedavaya gelsin.
Bonus’la teşvik edilsin…

En az üç gönderene, F16’yla yemin törenine gidiş-dönüş bileti verilsin.

Durumu iyi olan kombine alsın.
Kendi gitmesin.
Çocuğu gitmesin.
Torunu da gitmesin.

- Askerliği nerde yaptın?
- Locada.

Tankçı, topçu meşakkatli; yeni sınıflar oluşturulsun mesela… “Bokumda boncuk var tümeni” kurulsun. “Babam sağolsun tugayı” kurulsun. Parası hangisine yetiyorsa, oraya gitsin.

İlla da gidilmesin zaten…
İsteyen, kendi yerine adam göndersin.
Vatanını çok seven, iki tane göndersin.
“Çok yurtsever insandır, hayır için her sene birini gönderir” filan…
Bi bölük gönderene, madalya verilsin.

Daha olmadı…

“Tırışkadan ameliyatla dikiş attıranlar vakfı” kurulsun. Zeki çocuklara askerlikten sıyırma bursu verilsin… E hem aklı yok, hem parası, marş marş, askere onlar gitsin.

Yılmaz ÖZDİL                       22.02.10-Hürriyet

 
Leave a comment

Posted by 22 Nisan 2010 in basından, türkiye

 

DAVULCU REMO’DAN BU YANA…

Davulcu Remo’nun, davul çalarken sağ ayağını kaldırıp tokmağı ayağının altında davula vurması, Samuel Mors’un elektrikli telgrafı icat etmesine denk gelir…

Kütahya köylülerinin bir keçinin sırtına yazılmış “ayeti” görmeleri ve keçiyi kaptıkları gibi kaymakama götürmeleri, kaymakamın da bunu “Adı geçen keçiye ne gibi bir işlem yapılmasını” bir yazıyla merkeze
sorması ise Çinlilerin pirinçteki gen sıralamasını bulmalarına rastlar…

Şeyh Hakkı Hazretleri‘nin, müminlerin oval bir cismi okşamaları ya da ortasında delik olan yuvarlak bir cisme “manalı” fazla bakmalarının imanı bozacağını tebliğ etmesi de İskoç asıllı John Baird’in televizyonu
icat etmesiyle eşzamanlıdır…

Sene 2010…
- Son bir yılda insan epigenomunun şifresi çözüldü…
- Görme engelliler için göz yerine geçen mikroçip yapıldı…
- Bilim adamı robot, Aberystwyth Üniversitesi’nde çalışmaya başladı…
- NASA, Ay’da su bulunduğunu açıkladı…
- Maryland Üniversitesi’nde, atomun içindeki veriyi bir metre uzaklıktaki kabın içine ışınlayarak taşıdılar…
- Büyük Hadron çarpışması ile yerkürenin sırrı aralandı…
- Subaru teleskopu, komşumuz yeni bir gezegen buldu…
- Başta Alzheimer ve kemik erimesi olmak üzere 27 hastalığa çare buldu elin adamı…
Tüm bunlar ise; Türklerin “imam” yetiştirip, onlardan bilgisayarcı, matematikçi, fizikçi, kimyacı, bilim adamı, vali, doktor, mühendis, yargıç yapmak istemelerine denk gelir…

İşte siz kaç gündür “üniversiteye girişte katsayı kavgası” ile bunu izliyorsunuz…
Bu ülkenin Cumhurbaşkanı, Başbakan‘ı, Milli Eğitim Bakanı, yandaş YÖK Başkanı, kimi profesörleri, kimi aydınları…
Hâlâ çocuklara “imam” eğitimi verip, onlardan “her şey” yapmak için kavga ediyorlar…
Ama ne yapacaksınız…
Dünyanın en gözde, en cennet toprakları üzerinde, durup dururken “çağdışı” kalmaz insan…
Kalmışsa bir sebebi olmalı…
Bir sebebi…

Bekir COŞKUN                10.02.10-Gazete Habertürk

 
Leave a comment

Posted by 16 Şubat 2010 in basından

 
 
Follow

Get every new post delivered to your Inbox.